Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında ' Dijital Yalnızlıkta Kaybolan Sinema, Edebiyat ve Yaşam ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Dijital Yalnızlıkta Kaybolan Sinema, Edebiyat ve Yaşam

Sinema, tiyatro, konser ve kitaplar yalnızca birer kültürel etkinlik değil; toplumun hafızasını, dayanışmasını ve düşünme biçimini besleyen en önemli yaşam alanlarıydı. Bir dönem insanlar birbirine “Bu hafta hangi film vizyonda?”, “Hangi tiyatro oyunu sahneleniyor?”, “Yeni çıkan kitap ne zaman geliyor?”, “İmza günü bugün müydü?” diye sorardı. Bu sorular yalnızca bilgi alışverişi değil, aynı zamanda sosyal bağların, dostlukların ve genel kültür tartışmalarının da temeliydi.
Sosyal medyanın olmadığı yıllarda insanlar birbirini dinliyor, birlikte düşünüyor, birlikte tartışıyor ve kültür üzerinden ortak bir yaşam kuruyordu. Bir filmin ardından saatlerce konuşulur, bir kitabın altı çizilen cümleleri arkadaş sohbetlerine taşınır, konser dönüşü günlerce aynı şarkılar söylenirdi. Kültür, insanları aynı masada buluşturan görünmez bir köprüydü.
Bugün ise o köprünün giderek zayıfladığı bir dönemin içindeyiz.

İnsanlar artık sokakta yürürken birbirine değil, telefon ekranlarına bakıyor. Dijital dünyanın hızına kapılan bireyler, her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyor. Sosyalleşme azalıyor, bireyselleşme büyüyor; öfke, kaygı ve tahammülsüzlük gündelik yaşamın parçası haline geliyor. “Kaç kişi beğendi?”, “Kaç tıklama aldım?”, “Kaç takipçim var?” duygusuyla şekillenen bir çağın içindeyiz.
Bu durum yalnızca insan ilişkilerini değil, kültürel üretimi de etkiliyor. Sinema salonları boşalıyor, tiyatro salonları eski kalabalıklarını arıyor, kitap okuma alışkanlığı giderek azalıyor. Üstelik kültürel üretimde de ciddi bir derinlik sorunu yaşanıyor. Emek, gözlem, duygu ve toplumsal hafızadan uzak birçok iş hızla tüketiliyor. Aynı konuların tekrarlandığı, kısa sürede unutulan üretimler çoğalırken; insanın ruhuna dokunan, düşündüren ve iz bırakan eserler giderek azalıyor.
Oysa kültür; insanı düşünmeye, sorgulamaya ve toplumsal bağ kurmaya çağırır. Sanat yalnızca eğlence değildir; aynı zamanda bir hafıza, bir direnme biçimi ve bir yaşam öğretisidir. Toplumun giderek apolitikleşmesi, öfke ve bunalımın büyümesi biraz da kültürel kopuşun sonucudur. Çünkü sanat ve kültür insanı yalnızlıktan çıkarıp ortak yaşamın içine taşır. İnsan bir tiyatro salonunda aynı anda gülerken de, bir sinema sahnesinde aynı anda hüzünlenirken de aslında birbirine yakınlaşır.
Benim için de sinema, tiyatro, konser ve kitap sevgisi lise yıllarında başlamıştı. O yıllarda bir filme gitmek yalnızca film izlemek değildi; günlerce onun üzerine konuşmak, karakterleri tartışmak ve hayatla bağını kurmaktı. Bir kitabı okumak ise başka hayatlara dokunmaktı.
Son yıllarda bu ilgimin azaldığını fark ettim. Yoğunluk, hayatın temposu ve dijital dünyanın tüketici akışı içinde ben de kültürel alışkanlıklarımdan uzaklaşmaya başlamıştım. Ardından kendime yeniden bir söz verdim: Liseli yıllarımdaki kültürel heyecanı yeniden canlandırmak… Arkadaşlarla yeniden sinemaya gitmek, kitap üzerine saatlerce konuşmak, tiyatro ve konserlerde buluşmak…


Değerli yoldaşım Gülhan Bişeng ile Med Gündem ve “Demet’in Bahçesi” YouTube kanallarında kolektif emekle gerçekleştirdiğimiz canlı yayınlar da bana bunu yeniden hatırlattı. Kadın hafızasını, kadın deneyimlerini ve toplumsal belleği konuştuğumuz yayınlar zamanla bir kitaba dönüştü.
15 kadının 15 hikâyesinden oluşan “Demet’in Bahçesi: Kendi Sesimizden Kolektif Hafızamız” kitabının 4 Mayıs’ta Amed’de yapılan ilk imza gününde bu duyguyu yeniden hissettim. İnsanların kitap etrafında buluşması, sohbet etmesi, anılarını paylaşması aslında kültürün hâlâ nefes aldığını gösteriyordu. İmzaya gelemeyen arkadaşlarım için kitapları ayrıca imzalatmıştım.
Dün akşam o arkadaşlardan biriyle Forum AVM’de buluştuk. Uzun zamandır yoğunluktan dolayı görüşemiyorduk. Saatlerce kitaplardan, sinemadan, hayattan ve geçmişten konuştuk. Eski günlerdeki gibi uzun uzun tartıştık, düşündük, güldük. O eski genel kültür sohbetlerinin sıcaklığını yeniden yaşadık.
Sonra vizyondaki filmlere baktık. O saatte yalnızca iki film vardı ve biz “Portekiz Aşkı” filmini izlemeye karar verdik. Film başladığında salonda bizden başka kimse yoktu. Seans boyunca da kimse gelmedi. Koca sinema salonunda filmi yalnızca iki kişi izledik. İşte sinema kültürünün bugün geldiği noktanın en net fotoğrafı buydu. Bir zamanlar yer bulunamayan salonlar şimdi sessizliğe terk edilmişti.
Film, aldatıldıktan sonra hayatını yeniden kurmaya çalışan Yasemin’in Portekiz’de başlayan dönüşüm hikâyesini anlatıyor. Kadın dayanışmasını, kadın emeğini ve güçlü bir kadının yeniden ayağa kalkışını işleyen yapım; aynı zamanda paraya ve güce yaslanan yozlaşmış ilişkilere de eleştirel bir yerden bakıyor. Film boyunca kadınların birbirine tutunmasının, birlikte iyileşmesinin ve yeniden ayağa kalkmasının altı çiziliyor. Günümüz ilişkilerindeki çıkarcılığa, gösterişe ve tüketim kültürüne karşı da sessiz ama güçlü bir eleştiri sunuyor. Filmin detaylarını ise izleyicilerin keşfine bırakmak gerekir.



Kültür yalnızca tüketilecek bir etkinlik değil, toplumun ruhunu ayakta tutan ortak hafızadır. Sinemaya gitmek, tiyatro izlemek, konserlere katılmak, kitap okumak ve bunları dostlarla konuşmak; insanı yalnızlıktan çıkaran en güçlü dayanışma biçimlerinden biridir. Çünkü kültür insanı insana yaklaştırır.
Dijital dünyanın içine sıkışıp kalan yaşamlarımızdan biraz olsun uzaklaşmalı, yeniden birbirimize dokunmalıyız. Telefon ekranlarının ışığı yerine sinema perdesinin karanlığında yan yana oturmayı, sosyal medya yorumları yerine kitap sohbetleri yapmayı yeniden hatırlamalıyız.
Belki de yeniden başlamanın zamanı gelmiştir:
Her hafta bir film, bir kitap, bir tiyatro oyunu, bir konser… İmkânlarımız ölçüsünde kültüre sahip çıkmak, birlikte üretmek ve birlikte yaşamak. Çünkü kültür yalnızca sanat değildir; aynı zamanda bir toplumun vicdanı, hafızası ve geleceğidir.
Ve elbette, Amedspor’umuzun maçlarını da unutmadan…