Yazar Emine Kocadağ, "Kadınların Kaleminden: Her Cumartesi Bir Mektup" köşesinde 'Merhaba Rebecca' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Merhaba Rebecca,

Tarihin kara sayfalarını karıştırırken, bazen ayağım takılır yersiz ve yurtsuz acılara… Her dönemeçte o acılara doğru yürürüm.

Ben ve biz, hep aynıyız. Bedenimiz, ruhumuz ve zihnimiz iğdiş edilmiş; duygularımızsa paramparça.

Sahi, biz kadınların tarihinde her şey nasıl başlamıştı?

Yanı başımızdaki heybetli, itaatkâr ve Tanrı’nın o çok sevgili kulu Adem’e yasak elmayı yedirerek mi zehirlemiştik dünyayı?

Cennetten sürgün edilmenin ve insanlığa ilk günahı hediye etmenin başlıca figürü müydük biz?

Yoksa, itaate zorlandığımız erkeğin kaburga kemiğinden yaratılıp yalnızca çoğalmanın bir aracı mıydık?

Düşünsene, Tanrı bile bizi kendisi için yaratmamış; Adem’in yalnızlığını ve can sıkıntısını gidermek için bizi ona ad etmiş.

Evet evet, sesini duyar gibiyim: “Hayır, bu kadar basit değil,” diyorsun.

Bence de değil.

Yüreğimizin orta yerinden vurulmamızın tarihi çok daha eskiye dayanıyor.

Eril düşüncenin bedenlerimizi araçsallaştırdığı, bizi “sürülecek elverişli tarla” imgesiyle eve kapatıp birer çocuk yapma makinesine dönüştürdüğü o zihniyetin tohumları, işte o zamanlar atıldı.

Hani kadınların her yönüyle kutsal sayıldığı, “toprak ana”yla özdeşleştirildiği bir dönem vardı ya…

İşte o zamanlar her şey ne kadar da adildi.

Peki, eril zihniyet bu güzelliği nasıl yok etmeliydi?

Tanrı ve Tanrıça savaşlarıyla önce zihinlerimiz zehirlendi.

Sonra, kadının şeytanla işbirliği yaptığı yalanlarıyla tarihimizi süslediler.

Erkek aklının – o eril zihniyetin – oyunları bitmedi.

Yalanlarını dini motiflerle süslediler, parlatıp inandırdılar.

Düşürdükçe düşürdüler, düşmanlaştırdılar.

Baktılar ki kadın hâlâ güçlü, hâlâ direngen…

Her kıtada boyun eğmeyen kadınların bedenlerini parçaladılar; uzuvlarını birer birer kestiler.

Şifa dağıtan eller, büyücülükle suçlanan yürekler… diğerlerine ibret olsun diye soluksuz bırakıldı.

Rebecca, güzel kadın… bahar kokulum…

Tarihin seyri değişti mi senin gidişinle?

Hayır, hiçbir şey değişmedi.

Biz hâlâ soluksuz bırakılmaya çalışılıyoruz, duygularımızın dünyasında.

Sırf bedensel bir nesne olmanın ağırlığını tarih omuzlarımıza yüklemiş.

Hangi yöne baksak, dağ ve deniz gibi büyüyor acılarımız.

Ve o acılar, her seferinde dilimizde isyana dönüşüyor.

Rebecca Lemp (1558 – 1590), Almanya’nın Nördlingen kentinde yaşamış, cadılıkla suçlanarak Engizisyon mahkemelerinde yargılanıp idam edilen kadınlardan biridir. Onun hikâyesi, özellikle cadı avlarının kadınları nasıl hedef aldığına dair önemli tarihî örneklerden biridir.

Rebecca Lemp’in yaşamı ve ölümü, özellikle 16. ve 17. yüzyıldaki cadı avlarında kadınların nasıl susturulduğuna dair acıklı ve çarpıcı bir sembol hâline gelmiştir. Onun ismi bugün, kadınların tarih boyunca maruz kaldığı baskının simgelerinden biridir.