Yazar İrfan Babaoğlu, bugünkü köşe yazısında ' Acılarımız, gücümüzün temelidir ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Acılarımız, gücümüzün temelidir.

Günlerdir milyonlarca Kürt insanı acı içinde kaldı. Rojava, Kürt halkının narin çiçeği, yüreğinin bir parçasıydı, masumdu, haklıydı, insanlık belası İşid/Daiş’e karşı hem kendi halkını ve toprağını korumak hem de insanlığın onurunu korumak için nice bedeller vermişti. Bu onurlu halkın verdiği mücadelenin yankısı hala insanlığın belleğinde iken, Türkiye merkezli çok yönlü bir saldırı ile karşılaşması, bütün insanlarda ve Kürt halkında bir infial yarattı. Kor ateşler düştü yüreklerimize. Nasıl yaparlardı bunu? Hani uluslararası koalisyon, hani 10 Mart Anlaşması, 1 Nisan anlaşması. Kimseden ses yok… 6 gün sonra bu vicdani sorumluluğun ağırlığı altında bazı devletlerin arabuluculuğu ile saldırılar bir anlaşma ile durdu.

Altı gün sonra anlaşıldı ki, meğer birçok bölge devleti, bölge dışı devletler kendi çıkarları ve anlaşmaları uğruna bu saldırıya onay vermişler. Meydanı karanlık unsurlara bırakıp, köşe bucak saklanmışlar!

Kuşkusuz, Kürt halkı onun öncüleri bu mücadeleye başlarken sadece kendi haklı davalarına, öz güçlerine ve insanlık onuru ile birleşen siyasi ve toplumsal felsefesine inanmışlardı.

6 Gün sonra anlaşıldı ki, Kürt heyetinin Şam’da olduğu bir zamanda, anlaşma imzalanması beklenirken, görüşme odasına girilerek toplantının ertelendiği, anlaşmanın olmayacağı, bütün kurulu düzen ve medeni devlet geleneğini çiğneyen görgüsüz bir şekilde toplantıya müdahale edilerek, sonlandırılıyor.

2012 yılında da Rojava halkı, Esat güçleri ve Türkiye’nin desteği ile Suriye’ye sokulan Daiş arasında üçüncü bir yol izleyerek kendi savunmasını yapmak üzere örgütlendi. Türkiye o zaman Salih Müslüm ile Ankara’da yaptığı görüşmede, Kürtleri Daiş saflarında Esat’a karşı savaşmasını istemişti. Rojava Kürleri bu ahlaksız teklifi kabul etmeyince, çok geçmeden 2014 yılında Şengal saldırısından hemen sonra Türkiye Hükümeti, İşid/Daiş’în yönünü Rojava’ya verdirdi.

Ankara yönetiminin bu kirli siyaseti bu kadar açık ve belgeli iken, Halep saldırısını izah etmek Kürtler ve dönemsel politikayı takip edebilenler için hiç de zor olmadı.

Toplum ve siyaset için öğretici olacağına inandığım bazı ana cümlelere burada yer vererek, Halep saldırısının ortaya çıkardığı durumu dile getirmek istiyorum.

1.Türkiye faşist Türkçü ve İşid kafa yapısına sahip siyasetçiler eskiden beri Kürt halkının statü ve yasal bir meşruiyete sahip bir çerçevede varlıklarını korumasın “ikinci bir İsrail”(!) olacağını büyük bir korku ve “endişe” içinde yaymaktadırlar. Bu ırkçı ve saldırgan propaganda; Suriye, Filistin ve diğer bazı Arap devlet ve toplum bazında yankı bulmaktadır. Bir örneği, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın, “Kürdistan ikinci bir İsrail olur, bütün gücümüzle bunu engellemeliyiz” diyebilmektedir.

2.Bu saldırı propagandası, Halep saldırısı öncesi Suriye’de İşid kafası Colani ve ekibinden ve özellikle de Ankara’dan doğrudan doğruya yönlendirilen Askeri, siyasi ve istihbarata bağlı olan kesimlerce ortama hâkim bir önyargı durumuna getirilmişti. İsrail’e, Gazze’de yaptığı katliamlardan dolayı duyulan öfke, bu yanılsama ile Kürtlere yönlendiriliyordu. Her fırsatta Kürtlere saldıracaklarını bağırıp çağırarak, saldırı hazırlığı içine giriyordu.

3.Türkiye de hükümetin ve ırkçı faşist siyasetin İsrail düşmanlığını yaygın bir şekilde kullanmaları da iki yüzlü siyasetlerinin bir ürünüdür: En kavgalı zamanda, Filistin halkının her gün onlarca insanını yitirdiği anlarda bile Türkiye’den İsrail’e birçok gemiler gitmiş, ticaret ve alışveriş hızından ve sürekliliğinden bir şey kaybetmemiştir.

4.Halep saldırısı öncesi İsrail ve Colani hükümeti Paris’te anlaşma yaptı. Bu anlaşma ile Suriye Golan Tepeleri dahil Güney’i İsrail’e verdi ve daha birçok yanı ile Suriye’yi İsrail’e bağlayan anlaşma Türkiye’nin onayı ile gerçekleşti. İsrail ile anlaşanlar Ankara ve Colanidir fakat kamuoyundan bunu gizlemek için SDG, İsrail ile anlaşmış, yaygarası ile saldırısına başlamışlardır. Ankara ve Şam’da aynı sesler çıkması tesadüf değildir. Hepsi Ankara menşeli Özel savaş oyunlarıdır, ki Türkiye sömürgeci egemen siyasetinin özü de budur zaten!

5. Paris Anlaşmasında İsrail’e destek veren Hakan Fidan, Halep saldırı sonrası bir toplantıda İsrail’in SDG’yi desteklediği yalanını savuruyordu. Ve kendileri Suriye’ye çökme planları yaparlarken, SDG’yi paralel yapılanma diye adlandırılmaktan geri durmuyorlar. Erdoğan da aynı sıralarda “Bizden bir parça değil, kellemizi istiyorlar” diyerek mazlum rolüne giriyordu!

Ve en önemlisi “Şam hükümeti, bizden yardım isterse, geliriz” demeleri.. Oysaki, Ankara, kendilerine bağlı ırkçı, cihadist İşdi tugay ve taburları ile, general ve askeri yöneticileri ile, istihbaratı ile, araç ve silahları ile orada! Dünyanın lanetlediği İşid ile ortak, canciger bir şekilde…

Tüm bu savaş oyunlarını Kürt halkı iyi biliyor, Demokratik insanlık, aydınlar, okuyan, düşünen ve yazan onurlu insanlar, ve geleceğin sahibi kız ve erkek gençler bunu iyi biliyor. O zaman bu çok iyi bildiğimiz gerçeklerden güç alarak birliğimizi daha somut adımlarla gerçekleştirmeliyiz. Sesimizi seslerimize katmalıyız. İşid kafalıların, ele geçirdikleri Medya olanakları ile halka ve emekçi insanlara ait olan devlet olanakları ile kulakları sağır ederek yükselttikleri bu yalanlara, her şekilde, haklı olmanın verdiği güçle, karşı durmalıyız.

Bölgemizin yeniden paylaşıldığı bu dönemde, bu durumun farkında ve bilincinde olarak, ortamı insanlık onurunu ve halkların emeğini hiçe sayan devletlerin kirli pazarlıklarına bırakmayalım. Halep saldırısı milyonlarca insanı duyguda, düşüncede birleştirdi. Acılarımız bizi birleştirdi. İşte gücümüz budur. 14.01.2026