Yazar Emine Kocadağ , bugünkü köşe yazısında 'Akıl Kurtardı mı, Yoksa Yıktı mı? Nietzsche’den Modern Dünyaya Bir Bakış' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Akıl Kurtardı mı, Yoksa Yıktı mı? Nietzsche’den Modern Dünyaya Bir Bakış
Modernizm, farklı disiplinlerde farklı tarihsel süreçlerde ortaya çıkan bir dönüşüm hareketidir. Felsefi anlamda modernitenin başlangıcı 17. yüzyıla, özellikle Descartes’ın akıl ve özne merkezli düşünce sistemine dayandırılırken; kültürel ve sanatsal modernizm, 19. yüzyılın sonlarından itibaren belirginleşmiş ve 1880–1914 aralığında doruğa ulaşmıştır. Modernizm, geleneksel sanatların, inançların, toplumsal kurumların ve yaşam biçimlerinin artık işlevini yitirdiğini; bu nedenle yeni bir dünya görüşü, yeni bir kültür ve yeni bir insan tasavvuru gerektiğini savunur. İlerleme, akıl, bilim, özgürlük, insan onuru, rasyonalite ve hümanizm modernist düşüncenin temel kavramlarıdır.
Ancak modernizme yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı, bizzat modernliğin ürettiği tarihsel ve siyasal krizler üzerinden şekillenmiştir. I. ve II. Dünya Savaşları, modern bilimin ve teknolojinin yıkıcı gücünü görünür kılmış; insanlığın akıl yoluyla özgürleşeceği yönündeki modernist inanç büyük ölçüde sorgulanmıştır. Totaliter rejimlerin ortaya çıkışı, modern devletin bürokratik yapısının kitleleri kontrol altına alabilme kapasitesini göstermiştir. Hitler ve Stalin’in yükselişi, modernitenin yalnızca özgürleştirici değil, aynı zamanda tahakküm üreten bir boyuta sahip olabileceğini kanıtlamıştır. Bu bağlamda Yahudi Soykırımı, Bauman’ın ifadesiyle, irrasyonel bir barbarlık değil, modern rasyonalitenin teknik, yönetimsel ve işlevsel araçlarla birleşmesinden doğan tarihsel bir sonuçtur. Dolayısıyla modern akıl sadece ilerleme değil, aynı zamanda yok edici bir potansiyel de taşır.
Bu krizlerden beslenen postmodernizm, modernizmin temel önermelerini sorgulayan bir düşünce yönelimidir. Postmodernizm, evrenselcilik, ilerleme miti, nesnel hakikat, akıl merkezcilik ve tekil insan imgesi gibi modern kavramları reddeder. Lyotard’a göre postmodern durum, “büyük anlatıların meşruiyetini yitirmesi” ile tanımlanır. Bilgi artık evrensel değil, yerel; tekil değil, çoğul; nesnel değil, yorumsaldır. Postmodern düşünce, insanın dünyaya tarafsız biçimde yaklaşamayacağını, her bilginin söylemsel, kültürel ve tarihsel bir konumdan üretildiğini savunur. Bu nedenle bilim de mutlak hakikatin değil, belirli bir iktidar düzeninin bilgi biçimidir.
Modern düşüncenin temel kavşak noktalarından biri, Descartes’ın “Cogito, ergo sum” önermesiyle kurulan özne–merkezli metafiziktir. Descartes’tan itibaren akıl, hem bilgi hem de varlık düzeninin merkezine yerleştirilmiş; ruh–beden, bilinç–dış dünya, iç–dış gibi ikilikler üzerinden kurulan felsefi yapı, bilginin ölçütünü bireysel bilinçte temellendirmiştir. Bu süreç, deneyim ve duyusallığın değersizleştirilmesine, varlığın düşünceye indirgenmesine yol açmıştır. Kant ile doruk noktasına ulaşan bu yaklaşım, modern epistemolojinin temelini oluşturmuştur.
Nietzsche, modern metafiziğin bu temelini radikal biçimde sorgulayan bir düşünürdür. Nietzsche’ye göre hakikat, akıl tarafından keşfedilen aşkın bir öz değil, güç ilişkileri içerisinde sürekli yeniden kurulan bir süreçtir. Bu nedenle “hakikat değil, hakikatin yorumları vardır.” Nietzsche, Descartes’la başlayan özne-merkezli hakikat anlayışını, ahlakın evrensel temellendirilmesini, bilimin nesnellik iddiasını ve Tanrı’nın mutlak referans olarak konumlandırılmasını eleştirir. “Tanrı öldü” önermesi, yalnızca teolojik bir yıkımı değil, modern dünyanın ahlaki, epistemolojik ve metafizik temellerinin çözüldüğünü ilan eder.
Nietzsche’nin felsefesi, tepkisel ve etkin güç ayrımı üzerine kuruludur. Tepkisel güçler, yaşamı doğrudan olumlamak yerine yadsıma, bastırma ve değerlendirme yoluyla var olan güçlerdir. Etkin güçler ise yaratıcı, üretken, yaşamı olumlayıcı güçlerdir. Modern akıl, bilim ve ahlak sistemleri Nietzsche’ye göre büyük ölçüde tepkisel güçlerin ürünüdür; çünkü yaşamı kavramlara, değerleri soyut ilkelere feda ederler. Nietzsche buna karşılık, hakikatin tarihsel, bedensel ve güç ilişkilerine bağlı bir oluş süreci olduğunu savunur. Bu nedenle Nietzsche’nin felsefesi, Hegelci anlamda bir diyalektik değil, yaşama dönüşü çağıran bir “değerlerin yeniden değerlendirilişi” hareketidir.
Nietzsche modernizmi bütünüyle reddetmez; onun kavramlarını çözerek, kökensel anlamlarına geri götürmeye çalışır. Onun amacı aklın egemenliğini yıkmak değil, aklı aşkınlaştıran metafiziği çözmektir. Bu açıdan Nietzsche, modernizmin değil, modernitenin felsefi temellerinin eleştirmenidir. Postmodern düşüncenin pek çok temsilcisi (Derrida, Foucault, Lyotard, Deleuze), Nietzsche’yi modernliğin dışına geçen ilk figür olarak kabul eder; çünkü Nietzsche, hakikati temsil olmaktan çıkarıp güç, yorum ve oluş alanına yerleştirmiştir.