Yazar Emine Kocadağ , bugünkü köşe yazısında ' Yaşamı Çoğaltan İki Kaynağın Tasfiyesi: Kadın ve Doğanın Tarihsel Kaybı ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Yaşamı Çoğaltan İki Kaynağın Tasfiyesi: Kadın ve Doğanın Tarihsel Kaybı
“Kadın, tarihin başlangıcından itibaren, doğurgan bedeni ve bunun getirdiği yükler nedeniyle kültür ve uygarlık üretimine katılamamış, gerçek anlamda özne olamamış, bu da onu erkeğin ‘ötekisi’ olmaya mahkûm etmiştir.”
Fatmagül Berktay

Tarihin en eski katmanlarında, insan ile doğa arasında kopmamış bir bağ vardı; anne rahmine duyulan içgüdüsel güvenle örülü, karşılıklı bir beslenme ve korunma ilişkisi. Kadın, bu ilişkinin hem simgesi hem taşıyıcısıydı. Toplum ile doğa arasındaki uyum, kadının toplumsal konumunda da görünür bir bütünlüğe sahipti: koruyucu, düzenleyici, birleştirici. Doğa nasıl yaşamın kaynağıysa, kadın da toplumsal dokunun sürekliliğiydi. Bu nedenle, ilksel topluluklarda ne doğa tahakküm altına alınmak istenmişti ne de kadın. Çünkü her ikisi de hayatın devamlılığına işaret ederdi; biri toprağın bereketi, diğeri bedenin bereketiydi.
Ne var ki bu bütünlük, hiyerarşik-devletçi uygarlığın yükselişiyle çatlamaya başladı. Toplumun doğayla uyumlu varoluşu, yerini doğayı dönüştürme, tüketme ve ona hükmetme arzusuna bıraktı. Bu dönüşüm yalnızca dış dünyaya değil, zihnin içine de işlendi: insan, kendisini doğadan ayırdıkça, bütünlüğünü de yitirdi. Doğaya yönelen tahakküm, kadına yönelen tahakkümle aynı kaynaktan beslendi. Çünkü kadın, doğaya en yakın olan varlıktı; onun ritmini, bedeninde tekrar eden döngülerle taşıyordu. Bu yüzden doğaya uygulanan her şiddet, kadının dünyasında yankılandı. Toplumsal olan ile doğal olan arasındaki bağ çözülürken, kadın da toplumsal merkezden çevreye doğru sürüldü.
Kapitalizm, bu kopuşu keskinleştiren modern çağın en görünür eşiğiydi. Modern bilim, doğayı anlamak için değil, ondan daha fazla yararlanmak için araştırdı. Ekonomik akıl, ilerlemeyi doğaya hükmetme yeteneğiyle ölçtü. Artık doğa canlı değil, “kaynak”tı; kadın özne değil, “işlev”di. Toplumda değer, üretime ve kazanca indirgenmişti; üretim sürecine doğrudan dahil olmayan kadın ise görünmezleştirilmişti. Böylece hem doğanın hem kadının kutsallığı değil, yalnızca kullanılırlığı konuşulur oldu. Kadın değersizleştiğinde, doğa sessizleşti; doğa sessizleştirildiğinde, kadının sesi de kısıldı. İktidarın en eski ittifakı, böyle kuruldu.
Bugün gelinen noktada, insan doğadan koptuğu ölçüde kendi varlığından da uzaklaşmıştır. Doğayla arasındaki sevgi ve karşılıklılık bağı yok olduğunda, toplum içindeki dayanışma da zayıflamıştır. Kadının toplumsal statüsünün gerilemesi, aslında insanlığın kendi varoluşsal bütünlüğünü kaybetmesinin işaretidir. Kadının toplumdan, doğanın yaşamdan dışlanması; insana yönelen en derin yaralanmadır. Çünkü doğanın dışlanması, yaşamın dışlanmasıdır; kadının değersizleştirilmesi, insanın kendi kök hafızasını kaybetmesidir.
Bu nedenle, bugün çözüm yalnızca politik bir dönüşüm değil, bir zihniyet dönüşümüdür. Toplumun yeniden kuruluşu, ancak doğa, kadın ve özgürlük arasındaki bağın onarılmasıyla mümkündür. Kapitalist-modernist aklın yerine, ekolojik-toplumsal bir düşünce biçimi yerleşmedikçe, kadın ne tam anlamıyla özgürleşecek ne de doğa kendini iyileştirme imkânı bulacaktır. Ekolojik bilinç geliştikçe iktidar zayıflayacak; iktidar çözündükçe kadın ve doğa yeniden özneleşecektir. Toplumsal kurtuluşun güzergâhı, tam da bu karşılıklı iyileşme hattında yatmaktadır.
Marcuse’nin özgürleşme kuramının gösterdiği gibi, baskıcı uygarlığın aşılması, yalnız düşünsel değil, bedensel bir dönüşümü de gerektirir. Çünkü beden, tahakkümün en eski alanıdır; özgürleşme ise ancak bastırılmış duygu ve arzuların yeniden tanınmasıyla mümkündür. Bu nedenle toplumsal dönüşüm, insanın kendi bedeniyle uzlaşmasını, bedene yönelen denetimin çözülmesini ve yaşamı çoğaltan bir duyarlığın yeniden kurulmasını zorunlu kılar.