Sitemizin editörü, gazeteci ve yazar Özlem Armen, bugünkü köşe yazısında 'Dersim’in Kanayan Yarası: Gülistan Doku ve Adaletin Susturulması' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Dersim’in Kanayan Yarası: Gülistan Doku ve Adaletin Susturulması
Dersim’in kanayan yarası hâline gelen Gülistan Doku dosyası, yalnızca bir kayıp vakası değil; bu ülkede adaletin nasıl işletildiğini, kimin için işlediğini ve kimin için susturulduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir. Altı yıl boyunca bir anne, bir baba ve bir kardeş tek bir sorunun peşinden gitti: Gülistan nerede? Bu soruya yalnızca aile değil; kadın örgütleri, hukukçular, insan hakları savunucuları ve toplumun vicdan sahibi kesimleri de ortak oldu. Ancak bu haklı ve ısrarlı soruya verilen yanıt, yıllar boyunca değişmedi: “İntihar etti.”
Oysa aradan geçen yıllar, bu söylemin bir gerçeklikten çok bir yönlendirme, bir kapatma biçimi olduğunu ortaya koydu. Gülistan Doku’nun intihar etmediği, aksine öldürüldüğü gerçeği gün yüzüne çıktı. Böylece mesele artık yalnızca bir kayıp değil; açık bir cinayet, daha da ötesinde bir cezasızlık düzeni meselesi hâline geldi.
Bu noktada sorulması gereken sorular daha da ağırlaşmaktadır: Gülistan’ı kim öldürdü? Bu cinayetin failleri kimlerdir? Ve daha önemlisi, bu failleri kim ya da kimler korudu? Neden altı yıl boyunca delillere ulaşılamadı? Bu soruların her biri, yalnızca bireysel bir suçu değil, örgütlü bir suskunluğu ve sistematik bir örtbas mekanizmasını işaret etmektedir.
Dersim coğrafyası göz önünde bulundurulduğunda bu sorular daha da yakıcı hâle gelmektedir. Son yıllarda bölgede artan kalekol inşaatları, güvenlik politikaları ve yaygın gözetim mekanizmaları düşünüldüğünde, en ücra köşelerde bile izlenen bir coğrafyada bir genç kadının kaybolması ve izinin sürülememesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu durum, yalnızca teknik bir yetersizlikle açıklanamaz; aksine, bilinçli bir görmezden gelmenin, bir irade tercihi olarak delillerin karartılmasının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle Gülistan Doku dosyası, aynı zamanda şu soruyu da sormayı zorunlu kılmaktadır: Bu kadar yoğun güvenlik mimarisi kimin güvenliği için kurulmuştur? Halkın mı, yoksa belirli güç odaklarının mı? Eğer bir şehir baştan sona bir gözetleme alanına dönüşmüşse, ancak bir genç kadının akıbeti aydınlatılamıyorsa, burada sorgulanması gereken şey yalnızca bir olay değil, bütün bir sistemdir.
Dönemin valisi Tuncay Sonel ve ilgili kamu görevlileri hakkında dile getirilen delil karartma iddiaları ise bu sistem tartışmasını daha da derinleştirmektedir. Eğer gerçekten deliller yok edilmiş, süreç bilinçli olarak sekteye uğratılmışsa, bu yalnızca bir görevi ihmal değil; doğrudan adaletin engellenmesi anlamına gelmektedir. Bu da meseleyi bireysel sorumlulukların ötesine taşıyarak kurumsal bir sorumluluğa dönüştürmektedir.
Altı yıl boyunca bir ailenin karanlıkta bırakılması, umut ile umutsuzluk arasında sıkıştırılması, yalnızca bir insanlık dramı değil; aynı zamanda bir hukuk ihlalidir. Evrensel hukuk ilkeleri, devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi yaşam hakkını temel bir hak olarak tanımlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi ise herkesin maddi ve manevi varlığını koruma altına alır. Ancak Gülistan Doku’nun yaşam hakkı, bu açık hükümlere rağmen korunamamıştır.
Bu noktada mesele, yalnızca geçmişte yaşanan bir ihmal değil; bugünün ve geleceğin adalet anlayışını da ilgilendiren bir eşiktir. Sorumlular gerçekten yargılanacak mı? “Ucu nereye dayanırsa dayansın” denilen bir irade ortaya konulacak mı, yoksa dosya birkaç kişiyle sınırlı tutularak sistematik sorumluluk görünmez kılınacak mı?
Bu sorular, yalnızca Gülistan için değil; bu ülkede yaşam hakkı tehdit altında olan tüm kadınlar için hayati önemdedir. Çünkü Gülistan Doku bu ülkede tek değildir. Rojin Kabaiş, Narin Gürhan ve adı kamuoyuna yansımayan daha nice kadın, şüpheli ölümlerle, faili meçhul bırakılan dosyalarla ve cezasızlık politikalarıyla anılmaktadır. Bu durum, münferit olaylardan çok, yapısal bir sorunun varlığını göstermektedir.
Kadınların yaşam hakkının sistematik biçimde ihlal edildiği, faillerin korunabildiği ve adaletin geciktirilerek etkisiz hâle getirildiği bir düzende, her yeni gün yeni bir karanlık dosyanın habercisi olmaktadır. Bu nedenle Gülistan Doku dosyası, yalnızca bir adli süreç değil; aynı zamanda bir toplumsal mücadele alanıdır.
Adaletin sağlanması, yalnızca bir dosyanın kapanması anlamına gelmez. Gerçek adalet, hakikatin ortaya çıkarılması, sorumluların eksiksiz biçimde yargılanması ve benzer olayların bir daha yaşanmaması için gerekli yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesiyle mümkündür.
Gülistan Doku için adalet talebi, Bu bağlamda, cezasızlık pratiklerinin sürekliliği yalnızca adalet duygusunu zedelemekle kalmamakta; aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri derinleştirerek hukuk devleti ilkesini aşındırmaktadır. Adaletin tesisi, ancak şeffaf, hesap verebilir ve etkin bir soruşturma süreciyle mümkün olabilir. Aksi durumda, yaşam hakkının korunması normatif bir ilke olmaktan çıkarak, siyasal ve toplumsal koşullara bağlı kırılgan bir ayrıcalığa dönüşür. Bu nedenle Gülistan Doku’nun akıbetinin açığa çıkarılması, yalnızca bir birey için değil, toplumun tamamı için adaletin yeniden inşası anlamına gelmektedir.
Bu içerik yazar tarafından hazırlanmış olup, içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Med Gündem’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.