Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında 'Kürt siyasetini eleştirecek pratiğiniz, klavyenizdeki tuşlar kadar var mı?' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Kürt siyasetini eleştirecek pratiğiniz, klavyenizdeki tuşlar kadar var mı?
Türkiye’de Kürt siyasetinin emek mücadelesi, 1990’lı yılların başında Halkın Emek Partisi (HEP) ile başlayan ve bugün DEM Parti’ye kadar uzanan uzun ve zorlu bir mücadele tarihini ifade ediyor. Bu süreçte HEP’ten DEP’e, HADEP’ten DEHAP’a, DTP’den BDP’ye, HDP’den DEM Parti’ye kadar pek çok parti kuruldu; bazıları kapatıldı, bazıları ise farklı isimlerle yoluna devam etti. Yaklaşık 36 yıllık bu siyasi tarih, yalnızca seçimlere katılan partilerin hikâyesi değil; aynı zamanda baskılar, yasaklar, davalar ve buna karşı gelişen demokratik direnişin de hikâyesidir.
OHAL uygulamasında 1990’lı yıllardan 2010’lara kadar geçen süreçte Kürt siyasetinin yöneticileri, üyeleri ve emekçileri ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. İşkenceler, gözaltılar, tutuklamalar, faili meçhul cinayetler, sürgünler ve siyasal yasaklar bu dönemin karanlık sayfaları arasında yer aldı. Sadece yöneticiler değil; parti emekçileri, demokratik kitle örgütleri, insan hakları savunucuları, mahalle temsilcileri ve gönüllüler de bu baskı politikalarından payını aldı. Birçok insan yalnızca bir parti çalışmasına katıldığı için gözaltına alındı, yargılandı veya sürgün edilmek zorunda kaldı.
Özellikle FETÖ denilen sinsi cemaatin, başta Kürt çocukları ve gençleri okullarda mücadeleden uzaklaştırma, kamuda mobbing uygulama, esnafa ambargo, siyasetçilere ise belden aşağı itibar suikastları yani kaset komploları gibi yöntemlerle karalamaları…

Bu baskılar yalnızca fiziksel ve hukuki yöntemlerle sınırlı kalmadı. Zamanla yöntemler değişti; siyasi hareketi zayıflatmak için psikolojik ve algı operasyonlarına devam edildi. Özellikle 2010’lu yıllardan sonra çeşitli çevrelerin Kürt siyaseti ve demokratik kurumların içine apolitikleri kullanarak “biri dedi” türünden dedikodularla “ajan”, “hırsız”, “dedikoducu”, “yozlaşmış” gibi ithamlar üzerinden yürütülen söylenti ve algılarla yıpratma çabasında oldular. FETÖ’nün kendi televizyonlarında Kürtlere yönelik bedduaları, “Ocakları sönsün, iliklerine girin” gibi ifadeler, FETÖ ve benzerlerinin Kürt siyasetine yönelik hazmedemeyen pratiklerinin ta kendisidir. Ayrıca Kürt seçilmişlerin KCK operasyonları kapsamında gözaltına alınması ve Amed Adliyesi’nde ters kelepçeyle mahkemeye çıkarılması, bu sürecin çarpıcı görüntülerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bu tür tartışmaların en görünür örneklerinden biri, o dönem Amed Büyükşehir Belediye Başkanı olan Osman Baydemir’in sert çıkışıyla hafızalara kazındı. Baydemir, Kürt siyasetini “şahin” ve “güvercin” diye ayrıştırmaya çalışan yaklaşımları sert sözlerle eleştirerek, “Bizi şahin ve güvercin diye ayıranlara ha s.....” tepkisini koymuştu. Bu sözler, o dönemde Kürt siyasetinin tüm algı ve itibar suikastlarına karşı daha çok kenetlendiğini gösterdi.
Bunun yanında seçim sistemi de uzun yıllar boyunca Kürt siyasetinin önünde ciddi bir engel oldu. Türkiye’de uygulanan yüzde 10’luk seçim barajı, 1990’lardan 2010’lu yıllara kadar Kürt siyasi hareketinin parlamentoda temsil edilmesini zorlaştırdı. Bu nedenle iki dönem bağımsız aday modeli tercih edildi. Ancak yıllar süren mücadele ve örgütlenmenin ardından Kürt siyaseti, ilk kez Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile 7 Haziran 2015 seçiminde barajı aşarak yüzde 13 oy oranıyla Meclis’e güçlü bir şekilde girdi ve yaklaşık 80 milletvekili çıkardı. Mart 2014 yerel seçimlerinde ise 102 belediye kazanmıştı.
Bu sonuç yalnızca bir seçim başarısı değil; uzun yılların emeğinin, sabrının ve örgütlü çalışmasının ürünüdür. Bugün geriye dönüp bakıldığında, o yıllarda parti örgütlerinde görev almak bile büyük bir cesaret gerektiriyordu. Aday bulmak zor, sandık görevlisi bulmak ise daha da zordu. Birçok yerde partiye yakın olmak dahi dışlanmaya neden oluyordu. Sandık güvenliği konusunda yaşanan sorunlar ve oyların aylar sonra çöplerden çıktı, siyasi mücadelenin ne kadar ağır koşullarda yürütüldüğünü gösteren örneklerdi.
Bütün bu süreçte sahada emek veren emekçiler büyük bir fedakârlıkla çalıştı. Ancak bugün Kürt siyaseti hakkında sert eleştiriler yönelten bazı çevrelere dönüp şu soruları sormak da kaçınılmazdır: O zor dönemlerde sizler neredeydiniz? O kentlerde yaşamıyor muydunuz? Yaşanan baskıları haber yaptınız mı, köşelerinizde yazdınız mı? Parti ve demokratik kurumların çalışmalarında görev aldınız mı, komisyonlarda yer aldınız mı? Kürt olarak, Kürtler adına ne yaptınız?
Kürt siyaseti madem ki cevap olamıyorsa, siz neden klavyede değil alanlarda değilsiniz? Bugün klavyede yazıyorsanız bile, üç beş kişiyle siyaset yapıyorsanız ve yine üç beş kişi sizi izliyorsa, okuyorsa, bu da bunca yıl tüm Kürtler için verilen emek ve bedelin bir sonucudur. Söylediklerinizin klavyeniz tarafından bile dikkate alınmadığını görmüyor musunuz? Ne konuşuyorsunuz pratiksiz teorisyenler? Yol yakınken bize değil, bari kendinize saygı duyun.
Geçmişten bugüne Kürt siyaseti ve siyasetine ilişkin, siyasetin içinde yer alan da almayan da her olumlu eleştiriyi dikkate almış, saygı duymuştur. Eleştiri elbette siyasetin doğal bir parçasıdır. Ancak eleştirinin vicdanla, emekle ve sorumlulukla yapılması gerekir. Geçmişte emek vermeyenlerin bugün yalnızca eleştiren bir pozisyonda olması, tartışmayı sağlıklı bir zeminden uzaklaştırabilir.
Öte yandan Kürt siyasetinin içinde farklı kesimler de yer aldı: sol partiler, halklar, Kürdî siyasi çevreler, inanç grupları, kanaat önderleri ve farklı meslek gruplarından insanlar. Bu çeşitlilik hareketin gücünü artırdı mı, artırmadı mı, o da ayrıca bir soru işaretidir. Geçmişten bugüne, Kürt siyaseti alan açtığı bu kesimlerin bazıları bugün en çok eleştirenler arasında yer alıyor. Bu eleştiri mi, yoksa emekliliğini alıp sırt çevirme mi?
Ancak zaman zaman bürokratikleşme, üstencilik ve iç tartışmalar da yaşandı. Hareketin içinde emek veren birçok kişi, zaman zaman dışlanma veya değersizleştirilme hissi yaşayabildi. Bu noktada özeleştiri, her siyasi hareket için olduğu gibi Kürt siyaseti için de önemli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor.
Bugün bazı çevreler, Kürt siyasetinin zayıfladığını, hatta “tabela partisine” dönüşeceğini iddia ediyor. Çok doğru söylüyorsunuz; tabela partileri, Kürt siyaseti geleneğindeki partiler değildi. Karşınızda siyaset yapan iktidar ve muhalefet partileri DYP, ANAP, RP, SHP, DSP gibi partilerdi. Acaba kaygınız geçmişte tabela partilerle olan bir diyalog mu?
Ancak geçmiş deneyimlere bakıldığında, bu tür iddiaların çoğu kez boşa çıktığı görülüyor. Kürt siyasi hareketi defalarca baraj altında bırakıldı, oyları geçersiz sayıldı, aylar sonra oyların çöpte çıktığı iddiaları gündeme geldi, eşitlik ilkesine uygun olmayan seçim süreçlerine maruz kaldı. İki dönem boyunca bağımsız adaylarla Meclis’e girmeyi başardı; yerel yönetimlerde ise birkaç belediyeden başlayarak 100’ün üzerinde belediyeye ulaşan bir yönetim deneyimi ortaya koydu. Kayyım uygulamalarının olmadığı bir ortamda bu sayının daha da artabileceğini düşünen geniş bir kesim bulunuyor.
Önümüzdeki seçimler, bu tartışmaların yeniden değerlendirileceği bir süreç olacak. Her seçim ve kongre sonrasında eksileri ve artıları tartışan, yapılan eleştirilerin pratikte özeleştirisini yapan bir gelenek söz konusudur.
Kürt siyasetine yönelik eleştirileri olanlar, isterlerse kendi siyasi partilerini kurabilir veya yeni ittifaklar oluşturabilir. Demokrasi tam da bunu mümkün kılar. Ancak halkın tercihinin sandıkta ortaya çıkacağını da unutmamak gerekir.

Sonuç olarak Kürt siyaseti, 36 yıllık deneyimiyle Türkiye siyasetinin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Bu süreç yalnızca partilerin değişen isimlerinden ibaret değildir; aynı zamanda büyük bir emek, bedel ve siyasal birikimin ürünüdür. Bugün yaşanan eksiklikler ve eleştiriler, hareketin kendini yenilemesi için bir fırsat da olabilir.
Kürt siyaseti tarihine bakıldığında görülen en önemli gerçek şudur: Bu gelenek, gücünü makamdan değil emekten alan bir siyasal gelenektir. Geçmişte olduğu gibi bugün de eleştirilerle, özeleştiriyle ve toplumsal destekle kendini yenileyebilme potansiyeline sahiptir. Yeni dönem belki yeni bir parti adıyla, belki yeni bir siyasal dil ve yöntemle devam edebilir. Ancak bu 36 yıllık deneyimin birikimi, Kürt siyasetinin yarın da var olmaya devam edeceğini gösteren en güçlü dayanaklardan biridir.
Yarınki seçimde belediye sayısının 100’den aşağı olmayacağına, milletvekili sayısının 100’ün üzerine çıkacağına ve en az %21 oy oranına ulaşılacağına inanıyorum. Çünkü politik bir taban mücadelesine inanırlar; pratik ve emeği esas aldıkları için aynı zamanda adına siyaset yapan pratikte yeterli olur ya da olmaz, ona bakmaz; mücadelesinin emeğine bakar. En çok dile getirdikleri söz: “Biz kişilerin partisi değiliz; kişilerin pratiği kişiyi bağlar, bizi bağlayan mücadelemizin emeğidir.”
Kürt siyaseti bugün Türkiye siyasal sisteminin göz ardı edilemeyecek aktörlerinden biridir. Bu gerçeklik yalnızca seçim başarılarından değil, bedel ödenmiş bir siyasal hafızadan kaynaklanmaktadır. Bu gelenek gücünü makamdan değil, emekten; geçici ittifaklardan değil, toplumsal dayanaktan alır. Yeni dönem farklı bir siyasal dil ve örgütlenme modeliyle şekillenebilir. Ancak geride bırakılan onlarca yıllık mücadele birikimi, bu siyasal hattın varlığını sürdüreceğini göstermektedir. Eleştiri yapılabilir, yapılmalıdır. Fakat emek vermeden yapılan eleştiri siyaseti dönüştürmez; yalnızca tartışmayı yüzeyselleştirir.