Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında ' Duygular telgrafta, mektupta ve ankesörlü telefonlardaydı ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Duyguların Derinliği Telgrafta, Mektupta ve Ankesörlü Telefonlardaydı
Bir zamanlar özlemin de, sevginin de, hasretin de bir emeği vardı.
İnsanlar sevdiklerine ulaşabilmek için günlerce bekler, haftalarca yol gözlerdi. Beklemek sadece zaman geçirmek değildi; sabrı, sevgiyi ve kavuşmanın değerini bilmeyi öğretirdi. Duygular bir tuşla gönderilip birkaç saniyede tüketilmezdi. Her haberin, her sözün ve her buluşmanın ayrı bir anlamı vardı.
Telgraf yalnızca bir iletişim aracı değildi. Bazen askerden gelen “iyiyim” haberiydi, bazen uzaklardan gelen bir müjdeydi, bazen de bir hasretin kısa ama derin ifadesiydi. Az kelimeyle çok duygu anlatılırdı.
Mektuplar ise insanın yüreğini kâğıda bıraktığı en özel iletişim biçimiydi. Her satırı özenle yazılır, her kelimesi düşünülürdü. Bir mektup defalarca okunur, yıllarca saklanırdı. Çünkü o satırlarda sadece kelimeler değil; sevgi, sadakat, umut, özlem ve insanın ruhu vardı.
Sonra Telekom’un kurduğu ankesörlü telefon kulübeleri hayatımıza girdi. Bugünün gençleri belki bilmez; o telefon kulübelerinin önünde uzayan kuyruklarda yalnız insanlar değil, özlemler beklerdi.
Gurbette çalışan işçiler, askere giden gençler, üniversite öğrencileri, memurlar ve ailesinden uzak kalan herkes birkaç dakikalık konuşmanın sırasını beklerdi. O birkaç dakika sadece bir telefon görüşmesi değildi. O dakikalarda annenin sesi, babanın nasihati, kardeşlerin heyecanı, sevdiğinin özlemi vardı.
Telefonun başında sadece insanlar değil, umut beklerdi.
Ben de bunu yaşayanlardan biriyim.
İlk kez il dışına çıktığımda Tekirdağ’da bir tuğla fabrikasında çalışıyordum. Ailemle konuşabilmek için Telekom’un ankesörlü telefon kulübesinde sıraya girerdik. Bizim sokakta yalnızca bir evde telefon vardı. Aramadan önce haber gönderirdik:
“Beş dakika sonra arayacağız.”
Bazen sıra uzardı, bazen beklemek zorunda kalırdık. Ancak o bekleyişin içinde bile ayrı bir duygu vardı. Ailem telefonun başında bizi beklerdi. O birkaç dakikalık konuşma, haftalarca süren hasreti biraz olsun hafifletirdi.
Çünkü o dönemlerde iletişim zordu ama duygular güçlüydü.
Bugün ise iletişim kolaylaştı, fakat duyguların derinliği azaldı.
Teknoloji zirvede, ancak insan ilişkileri aynı ölçüde gelişmedi.
Mesajlar çoğaldı, sohbetler azaldı.
Takipçiler arttı, gerçek dostluklar azaldı.
Görüntülü konuşmalar çoğaldı, göz göze bakmanın sıcaklığı kayboldu.
Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile bazen birbirinden uzak hale geldi. Aynı sofrada oturan aile bireyleri birbirinin yüzüne bakmadan, göz göze gelmeden daha çok telefon ekranlarına gömülüyor. Bir zamanlar sofralar sohbetin, paylaşmanın ve aile bağlarının güçlendiği yerlerdi; bugün ise aynı masa etrafında oturan insanlar bile kendi dijital dünyalarında kaybolabiliyor.
Paylaşım azaldıkça, yüz yüze konuşmalar azaldıkça insanlar aynı çatı altında bile birbirine yabancılaşabiliyor. Parmaklarımız ekranlara dokunuyor ama gönüllerimiz birbirine dokunmakta zorlanıyor.
Oysa insanı ayakta tutan teknoloji değil; güven, sevgi ve emektir.
Kuru Ekmeğin Emeği, Komün Yaşamın İnsanlığı
Bizler, bugünün konforlu dünyasında değil; ailelerimizin alın teriyle yoğrulan kuru ekmeğin emeğiyle büyüdük.
Anne ve babalarımız hayatlarını kolay şartlarda kurmadılar. Annelerimiz ev emeğiyle, babalarımız tarlada, bağda, bahçede, fabrikada, inşaatta ve hayvancılıkta verdikleri büyük emekle ailelerini büyüttüler.
O kuru ekmek sadece karın doyurmuyordu; içinde alın teri, emek, sabır, paylaşma, sevgi ve insanlık vardı.
Bizler doğal komün yaşamın içinde yetiştik. Komşuluk vardı, dayanışma vardı, imece usulü vardı. Bir evin ihtiyacı olduğunda mahalle birlikte hareket ederdi. Bir tarlada iş varsa herkes elini taşın altına koyardı. Düğünde de cenazede de insanlar birbirinin yanında olurdu.
Komşu, sadece yan evde yaşayan kişi değildi. Sevinçte ve acıda ortak olunan insandı.
Bir evde pişen yemek diğer eve de giderdi. Bir çocuğun derdi bütün mahallenin derdi olurdu. İnsanlar “Ben” demeden önce “Biz” demeyi bilirdi.
Bugün en çok kaybettiğimiz değerlerden biri de budur.
Çünkü sevgi sadece sözlerle değil, emekle büyür. Güven para ile satın alınmaz. Aşk, gösterişli hayatlarda değil; birlikte çekilen zorluklarda, bölüşülen kuru ekmekte ve omuz omuza verilen mücadelede anlam kazanır.
Ne yazık ki bugün başarı çoğu zaman para, makam ve kariyer üzerinden değerlendiriliyor. İnsanların karakteri, emeği ve vicdanı ikinci plana itilebiliyor.
Günümüzün toplumsal çürümesini besleyen unsurlardan biri de bilinçli ya da bilinçsiz şekilde insanlara sahte umutlar vererek konforu, parayı, kariyeri ve gösterişi hayatın tek amacı gibi sunan anlayıştır.
İlkesizliği ilke, maskeyi karakter sanan anlayışlar; özellikle yoksul insanların onuruyla, duygularıyla ve umutlarıyla oynayarak kendi çıkar düzenlerini kurabileceklerini düşünüyorlar.
Ancak hayatın değişmeyen bir gerçeği vardır.
Hiçbir makam, hiçbir servet ve hiçbir sahte itibar sonsuza kadar sürmez.
Gün gelir insan, bir lokma ekmeğe, samimi bir dosta ve gerçek insanlığa ihtiyaç duyar. O zaman para değil, vicdan konuşur. Makam değil, insanlık konuşur. Maskeler düşer, geriye gerçek karakter kalır.
Elbette emeğiyle kazanan, ilkelerinden taviz vermeyen, sahip olduğu imkânları toplum yararına kullanan insanları ayrı tutmak gerekir. Sorun zenginlik veya başarı değildir. Sorun; bunları elde etmek uğruna vicdanı, ahlakı, emeği ve insanlığı kaybetmektir.
Bugün toplumda artan yalnızlık, güvensizlik, şiddet, aldatma ve umutsuzluk sadece ekonomik sorunlarla açıklanamaz. Aile bağlarının zayıflaması, dayanışmanın azalması ve insanların birbirine yabancılaşması da bu tablonun önemli nedenlerindendir.
Gençlerimizin geleceğe umutla bakabilmesi için sadece teknolojiye değil; sevgiye, güvene, emeğe ve dayanışmaya ihtiyacımız var.
Çünkü mutluluk, konforun içinde değil; paylaşmanın içindedir.
Aşk, pahalı sofralarda değil; birlikte bölüşülen kuru ekmektedir.
Sevgi, gösterişli sözlerde değil; birlikte verilen emektedir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey, geçmişin yoksulluğu değil; geçmişin insanlığıdır.
Telgrafın sabrını, mektubun samimiyetini, ankesörlü telefonların özlemini, komşuluğun sıcaklığını ve imece kültürünü yeniden hatırlamalıyız.
Çünkü bizi biz yapan teknoloji değildir.
Bizi biz yapan vicdanımızdır.
Bizi biz yapan emeğimizdir.
Bizi biz yapan sevgimiz, güvenimiz ve insanlığımızdır.
Duygularımızı kaybettiğimiz gün, aslında birbirimizi de kaybetmeye başlarız.