Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında 'Ma Biz Heval Değil Miyiz Devrimciler!? ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Ma Biz Heval Değil Miyiz Devrimciler!?

Kürt hareketinin devrimci duruşunda; bireycilik, grupçuluk, hizipçilik ve yozlaşma yoktur. Bu tür anlayışlara karşı her zaman net bir devrimci tavır vardır. Uzlaşmacılık değil; eleştiri, özeleştiri ve çözüm önerisi esastır. Komünal yaşam anlayışı, yoldaşlık ruhu, “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” duygudaşlığı yalnızca bir slogan değil; yaşamın içinde, pratikte yer edinmiş bir değerdir. Teori ve pratik birdir. Teorisi ile pratiği bir olmayanlar oportünist, ortayolcu ve devrim karşıtı olarak görülür; bu tür anlayışlar kabul edilmez, reddedilir.
1960, 70 ve 80 kuşaklarının devrimci mirasında yoldaşlık, fedakârlık ve halkla bütünleşme vardı. Abdullah Öcalan öncülüğünde kurulan PKK (Kürdistan İşçi Partisi), 27 Kasım 1978’deki kuruluşuyla Kürt özgürlük mücadelesinde yeni bir tarihsel eşik oluşturdu. “Kürdistan Sömürgedir”, “Bağımsız Kürdistan”, “Demokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Konfederalizm” ve “Demokratik Modernite” tezleri yalnızca politik sloganlar değil; tarihsel çözümlemelere dayanan ideolojik perspektifler olarak ortaya konuldu. 27 Şubat 2025’te ilan edilen fesih süreci ise mücadelede farklı bir evreye geçişi ifade etti.
Bu çizgi, dünyadaki ve Türkiye’deki devrimci birikimden devraldığı bayrağı Kürt özgürlük mücadelesinde yeniden yükseltmeye çalıştı; devrimci, halkçı ve emekçi bir ısrarla yaşamın her alanında pratikleşmeyi hedefledi.

Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan, dünya devrimlerini ve Türkiye’deki sol hareketleri başarıları ve başarısızlıklarıyla analiz etmiş; bununla yetinmeyerek sol dışındaki ideolojileri, dinleri, mezhepleri ve filozofları da inceleyerek kapsamlı değerlendirmeler geliştirmiştir. Yazıları, savunmaları ve kitaplarıyla Kürt halkının politik bilinçlenmesine katkı sunmuş; ortaya koyduğu paradigmalar yalnızca Kürt sorunu bağlamında değil, Ortadoğu ve dünya ölçeğinde de tartışılır hâle gelmiştir. Özellikle Rojava’da ortaya çıkan deneyim, demokratik konfederalizm perspektifinin pratik bir örneği olarak değerlendirilmektedir.
Ortadoğu’daki ve dünyadaki kaosu okuyamayan devletler; savaş, çatışma ve şiddet politikalarıyla halklara acı, yoksulluk ve sürgün yaşatmaktadır. Buna karşılık Kürt özgürlük çizgisi, tarihsel süreci boyunca barışı, birlikte yaşamı ve demokratik çözümü savunmuştur. Kısa vadeli taktiklerle değil; 50 hatta 100 yıllık tarihsel perspektifle geliştirilen tezler, politikleşen ve iradeleşen milyonlarca Kürdün yaşamında karşılık bulmuştur.
Ancak her tarihsel mücadele gibi bu süreç de kendi içinde özeleştiri gerektiren alanlar barındırmaktadır. Yoldaşların eksikleri, yozlaşmaya meyil eden pratikleri yok mudur? Elbette vardır. Önemli olan, bunun farkında olmak ve devrimci cesaretle yüzleşmektir. Duygusallıktan gelen alışkanlıkların; devrimci yoldaşlıktan bireyselliğe, egodan kibire, grupçuluktan hizipçiliğe, kurumsallıktan aşiretçiliğe ve bölgeciliğe kayma riskini görmek gerekir.
Son dönemde yaygınlaşan, halktan uzak ve içi boş davranış biçimleri dikkat çekmektedir. Basın açıklamalarında, etkinliklerde ya da toplu buluşmalarda devrimci pratiğin gereği gerçekten yerine getiriliyor mu? Devrimci pratik; bulunduğu ortamda herkesle göz göze gelmeyi, el sıkmayı, hâl hatır sormayı ve eşitlik temelinde ilişki kurmayı gerektirir. Yalnızca yoldaşlara değil; yoldaş olmayanlara da aynı sıcaklık ve saygıyla yaklaşmayı gerektirir. Halkla bütünleşme budur.
Ne yazık ki kimi zaman samimiyet, ölçüyü aşan gösterilere dönüşebilmektedir. Sürekli tekrar eden, abartılı sarılmalar; devrimci ciddiyeti zayıflatmakta ve küçük grup bağlarını güçlendirerek farkında olunmadan hizipçi eğilimlere zemin hazırlayabilmektedir. Oysa devrimci, halkçı ve emekçi kültürde ölçü, eşitlik ve sadelik esastır.
Elbette yoldaş sarılır. Uzun süreli ayrılıklarda, cezaevi sonrası kavuşmalarda, gözaltı süreçlerinden çıkışta, vedalarda ya da önemli bir başarıda sarılmak doğaldır. Fakat aynı gün içinde defalarca tekrarlanan ve gösteriye dönüşen davranışlar samimiyeti aşındırır. Günlük pratikte esas olan; eşit bir selam, göz göze bir tebessüm ve içten bir hâl hatırdır.
80 ve 90’lı yılların mücadele döneminde şekillenen hevalık ruhu; fedakârlık, disiplin ve halkla bütünleşme temelinde inşa edilmişti. Bugün bu ruhu daha bilinçli, daha ölçülü ve daha politik bir derinlikle yeniden üretmek zorundayız. Devrimci selamı büyütmek; eşitlikçi ilişkiyi güçlendirmek; yoldaşlık hukukunu günlük yaşamda görünür kılmak temel sorumluluğumuzdur.

Toplumsal mücadele içinde verilen her emek ve fedakârlık değerlidir. Bu değerleri korumak ise büyük sözlerden önce küçük ama anlamlı davranışlara bağlıdır. Selamda, eşitlikte, ölçüde ve halkla kurulan samimi bağda devrimci duruş kendini gösterir.
Teori ile pratiğin birliği yalnızca bir ilke değil; devrimci yaşamın kendisidir. Eğer bu birliği gündelik yaşamda somutlaştırabilirsek; hem mücadelemizi hem de yoldaşlık ruhumuzu daha güçlü bir zeminde geleceğe taşıyabiliriz.
Genelde espriyle söylenen o söz aslında derin bir hatırlatmadır:
“Ma biz devrimci değil miyiz? Yoldaşlar? Hevalar?”
Bu bir sitem değil; bir çağrıdır.
Birlikte gülümseyerek birbirimizi hatırlama çağrısıdır.
Yoldaşlığın tebessümü, devrimci ciddiyetle birleştiğinde gerçek anlamını bulur. Dileğimiz; hevalık ruhunun ölçülü, eşitlikçi ve içten bir biçimde yaşamımızda daima var olmasıdır.