Gazeteci Hamza Özkan, Oktay Candemir’in kaleme aldığı Koçer Kızı yazısını derinlemesine değerlendirdi.

Bir Mezarda Saklı Coğrafya: Koçer Kızı ve Unutulan İzler

Coğrafyaların kaderi bazen tek bir mezarda düğümlenir. Bazı taşlar vardır; küçük, sessiz ve mütevazı dururlar toprağın üzerinde. Ama o taşların ağırlığı, bir halkın yüzyıllık suskunluğunu, inkâr edilmişliğini, kopartılmış bağlarını taşır. Onların üstünde bir isim yazmaz çoğu zaman; çünkü bu topraklarda bazı çocukların adı hiçbir resmi kayda düşmez, kimlikleri devlet defterlerine girmez, mezar taşlarına kazınmaz. Yine de o çocuklar, halklarının belleğinde kocaman bir yer tutar. Oktay Candemir’in “Koçer Kızı” yazısı, işte tam da bu sessizliğe dokunuyor; hepimizin içindeki o derin, ağır, ama bir o kadar onurlu acıya.

Bu hikâye, yalnızca bir çocuğun son nefesiyle başlamıyor; o çocuğun hiç kaydedilememiş doğumu, hiç tanımlanamamış kimliği, söze bile dökülmemiş kaderiyle başlıyor. Bazı toplumlar tarih kitaplarında sayfa sayfa anlatılır; bazıları ise mezar sessizliğinde. Biz Kürtler, coğrafyanın kitabına değil, toprağın hafızasına yazıldık çoğu kez. Adımız duyulmadığında da vardık, ismimiz kazınmadığında da büyüdük. Yeryüzünde yürürken, gökyüzüne tutunmayı öğrendik. Çünkü biliriz ki bu topraklarda var olmak, sadece nefes almaktan çok daha fazlasıdır: Bir dildir, bir kültürdür, bir direniştir.

Koçerlik, sadece bir yaşam biçimi değildir; gök kubbenin altında süren bir hafızadır. Toprağın hareket ettiği, hayvanların nefesinin hava gibi hissedildiği, mevsimlerin yürüdüğü bir hayat. Koçerler devletten önce vardılar, sınır çizgilerinden önce yürüdüler. Onlar toprağın değil, gökyüzünün çocuklarıydı. Bir göç yolunda kaybolan her çocuk, aslında bir kültürün eksilen sesidir. Koçer Kızı’nın mezarı, işte bu eksilen sesin beden bulmuş hâlidir. Bir yolda bırakılan çocuk — yalnız değil, halkının hikâyesidir. O mezar, yalnızca bir canı değil; kaybolan izleri, tutulamayan yasları, yarım kalan oyunları, göç yollarında eriyen ninnileri, annelerin sessiz ağıtlarını taşır.

Bu topraklarda bazı çocuklar hayata gözlerini açarken bile kayıt dışıdır. Doğduklarını kimse bilmez. Öldüklerinde bile devlet sistemlerinde bir iz bırakmazlar. Mezarsız kalırlar çoğu zaman; ya da mezarları olur, ama isimleri olmaz. Ben de böyle büyüdüm; toprağın sessizliğini duya duya, mezar taşlarına dokunarak, bazılarını bulamayarak… Van’ın Norduz’unun rüzgârında, Xirabedar’ın soğuğunda, köyün girişindeki mezarlığın taşlarına tutuna tutuna büyüdüm. Üç yaşındaki Tahir… sarışın, mavi gözlü Tahir… Biz büyüdük, şehirde yaşadık ama o mezar hep köydeydi. Annemin dudaklarında onun adı hiç eksilmedi; torunu dünyaya geldiğinde o ismi yeniden verdi — çünkü kaybettiklerimiz, adlarını unutmamamızı ister. Toprağın altına koyduğumuz her çocukla, içimizden bir parça da gömüldü. Bu topraklarda çok çocuk toprağa verdik. Çoğunun mezarını bile kaybettik. Ama hiçbirinin hafızasını kaybetmedik. Çünkü hafızalarımız, mezar taşlarından çok daha sağlamdır bu coğrafyada.

Bu hikâye sadece Kürtlerin değil. Aynı acının Ermeni komşusu vardır; Süryani kardeşi vardır; Êzîdî tanığı vardır. Aynı dağın yamacında mezarları yan yanadır bazen, ama tarih onları birbirine uzak yazmıştır. Bu topraklarda bazı kemikler altın diye arandı. Bazı mezarlar “gavur mezarı” diye kazıldı. İnsan kemikleri define hayaline kurban edildi. Kimlik, inanç, mezar fark etmezdi; çünkü insanı insan yapan vicdan yitirilmişti. Mezara saygısı olmayanın, yaşayana da saygısı olmaz. Geçmişi çiğneyen, geleceği de inşa edemez.

Bugün Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Êzîdîler ve bu topraklarda yaşayan herkes biliyor ki: Barış, ancak geçmişi görerek gelir. Yüzleşmeden huzur olmaz. Mazlumlar birbirine bakarak güçlenir; birbirini inkâr eden toplumlar ise kendi ışığını söndürür. Biz hâlâ burada yaşamaya, üretmeye, konuşmaya, dilimizi yaşatmaya devam ediyorsak, bu sadece hayat değil; bir direniştir. Çünkü bizim için yaşamak bile çoğu zaman başlı başına bir politik eylemdir. Dilimizden düşmeyen sözler boşuna değildir:

“Xuda mezîne, bê Xuda çi nabe, Xuda rahîme”
“Em li xwe bawerîn, Em li berxwedî din”
“Bê serok Jiyan nabe, zimanê me hebûna me û bi rûmeta me ye”

Yaşamak, direnmektir. Bu coğrafyada var olmak sadece nefes almak değildir; aynı zamanda dilde, kültürde ve hafızada direnmek demektir. Çünkü biz biliriz: Ya hep beraber, ya hiç kimse.

Direnmek, nefes almaktır burada. Ve biz nefes aldıkça hafızamız büyür, hikâyemiz sürer, çocuklarımızın adı yaşar.

Koçer Kızı’nın mezarı sessizdir, ama sesi dağlarda yankılanır. Ve o mezar bize şunu hatırlatır: Bir isim yazılmamışsa bile, bir halk o çocuğun adını kalbine yazar. O mezarda sadece bir beden değil, bir tarih, bir kültür, bir adalet arayışı yatıyor. Belki günün birinde bu coğrafya yara izlerini okşar, geçmişiyle barışır, halklar bir kez daha göz göze bakmayı öğrenir. O gün geldiğinde, isimsiz mezarlar da huzura kavuşur. Çünkü bazı mezarlar, bir halkın kaderini anlatır — ve bazen bir kelime, bütün tarihi özetler: Koçer Kızı.

Ve şimdi, sevgili meslektaşım Oktay Candemir’in o sessizliği görünür kılan yazısı:

Oktay Candemir /Koçer Kızı

Koçer Kızı

Kürdistan’da yüzyıllardır değişmeyen bir gelenektir bu. Karlar eriyince sürülerini alır, dağlara doğru yürürler. Ama bazen, o göçten geriye sadece bir mezar ve bir de bilinmeyen isim kalır.

1984’ten sonra devletin “güvenlik gerekçesiyle” uyguladığı yayla yasaklarına rağmen, Koçerler bundan vazgeçmedi. Çünkü onlar için yaylalar sadece geçim kaynağı değil, bir kültür ve gelenektir. Doğaya bağlılıkları, yaşam biçimlerinin özüdür.

2023 yazında, Batman’dan bir Koçer ailesi Van’a gelir. Muradiye’nin yükseklerinde çadırlarını kurarlar. Her şey yolunda gider, ta ki küçük kızları aniden hastalanana kadar… Ateşler içinde kıvranan kızlarını hastaneye götürmek istediler, ama hastaneye yetişene kadar küçük kız çoktan hayatını kaybetmişti.

Aile biraz toprak kazdı, birkaç taş dizdi. Adını bile yazamadılar. Bir dua okundu, çadır toplandı ve yola devam ettiler.

İki yıl sonra bir yurttaş bu küçük tümseğe rastladı. Başında birkaç taş, rüzgârın savurduğu bir bez parçası…

Sordular çobanlara: “Bu mezar kimin?” Çoban cevapladı: “Geçen yıl yaylada ölen bir Koçer kızının.”

“Ben bir hayır işledim, ismimin bilinmesini istemem” diyen o yurttaş birkaç hafta sonra geri döndü. Yanında küçük bir mermer taşı ve mezarı çevreleyen demir bir beşik getirdi. Mezarın başına koydu ve üzerine iki kelime yazdı: “Koçer Kızı.”

Sosyolog Dr. İsmail Beşikçi, Koçerler için der ki: “Toprak onlara mezar olur ama yurt olmaz. Çünkü onların yurdu gökyüzüdür.”

Bugün hâlâ Van, Siirt, Tatvan ve Bingöl yaylalarında yüzlerce Koçer ailesi yaşıyor. Ama sağlık, eğitim ve barınma koşulları hâlâ büyük sorun; kendi imkânlarıyla yaşam mücadelesi veriyorlar.

Muradiye dağlarındaki o küçük mezar hâlâ yerinde. Ve taşın üstündeki iki kelime, hem bir çocuğun hem bir kültürün hikâyesini anlatıyor.

Biz kültürel çeşitlilikle övünmeyi severiz. Ama o çeşitliliğin bir parçası, bir dağ yamacında isimsiz bir mezarda yatıyor. Övündüğümüz farklılıklarımıza sahip çıkamıyoruz.

Asıl haber her zaman büyük politikaların, savaşların değil… Çoğu zaman küçük bir insanın hikâyesidir. Orada yazan iki kelimedir. O iki kelime hâlâ her şeyi anlatıyor: Koçer Kızı.