Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında 'Bugün değilse ne zaman? Biz değilsek kim?' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Bugün değilse ne zaman? Biz değilsek kim?
Coğrafyamızın dört bir yanında ormanlar yanıyor, şehirler betonla boğuluyor, hayvanlar açlığa, susuzluğa, işkenceye terk ediliyor; doğa, rantın önünde diz çöktürülmüş bir suç mahalline dönmüş durumda. Yanan bir ağacın gölgesinde çocuklar oyun oynayamaz artık; kuruyan bir derenin başında balıklar değil, susuzluk öldüren bir sessizlik büyüyor. Bir zamanlar kuşların cıvıltısıyla uyanan köyler, şimdi hafriyat kamyonlarının gürültüsüyle sarsılıyor. Bir zamanlar bir çocuğun nefesini serinleten rüzgâr, bugün taş ocaklarının tozuyla boğuluyor. Bu tabloya bakıp da “normal” diyebilecek bir vicdan kaldı mı? Her sabah önümüze konan bu karanlık manzara yalnızca birkaç kötü insanın işi değil; yıllarca büyütülmüş duyarsızlığın, siyasetin hesaplarıyla beslenen umursamazlığın, güç sahiplerinin bitmeyen iştahının sonucudur. Bugün yaşadığımız felaket bir doğa krizi değil; düpedüz bir insanlık krizidir.
Çünkü bu ülkenin dağını, deresini, ağacını, kuşunu, kedisini, köpeğini, ormanını, suyunu yok edenler yalnızca toprağa saldırmıyor; halkın nefesini, geleceğini ve yaşam hakkını gasp ediyor. Bir ağacı kesmek doğayı değil, doğrudan insanı hedef alıyor. Bir hayvana kıyan toplumun vicdanını katlediyor. Bir ormanı yakan geleceğin çocuklarını küle gömüyor. Suyumuzu zehirleyenler sadece ekosistemi değil, halkın sağlığını, çiftçinin emeğini, işçinin yaşamını, çocukların umutlarını zehirliyor.
Bugün ülkenin, kentin, ilçenin ve beldenin en büyük açmazı; vicdanın cüzdana, dayanışmanın bencilliğe, bilginin cehalete, bilimin çıkar hesaplarına kurban edilmesidir. Devlet kurumlarının yıllardır görmezden geldiği, yerel yönetimlerin göstermelik projelerle geçiştirdiği, siyasetin oy hesabıyla susturduğu bir mesele artık eve dönmüş, kapımıza dayanmıştır. Kapımıza dayanan sadece bir kriz değildir; kapıya dayanmış olan gelecektir, çocukların hakkıdır, bu toprakların yarınlarıdır. Sokaktaki hayvanların dramı da, kuruyan derelerin çığlığı da, yok edilen ormanların feryadı da aynı noktaya işaret ediyor: Yaşam sistemli bir saldırı altında.
Şehirler artık hayvanlar için tuzak, doğa için hapishane, insanlar için betondan bir labirent hâline geliyor. Sokak hayvanları “sorun” diye yaftalanıyor, oysa sorun onlar değil; yıllardır sorumluluk almayan kurumlar, sistemler ve politik tercihlerdir. Aç kalan, susuz bırakılan, ezilen, zehirlenen her can, bu toplumda insanlıktan geriye kalana yöneltilmiş bir sorudur: “Beni görmüyor musunuz?” Ve aslında bu soruyu yalnız hayvanlar sormuyor. Kesilen ağaçlar, kuruyan göller, kirlenen hava, taşın altında ezilen toprak… Hepsi aynı soruyu soruyor: “Siz kimsiniz, nereye koşuyorsunuz ve geride ne bırakıyorsunuz?”
Görmüyorlar. Çünkü görmek yüzleşmeyi, yüzleşmek bedel ödemeyi gerektirir. Cesaret ise bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz, en az sahip olduğumuz şeydir. Cesareti olmayanlar, gerçeğin karşısında gözlerini kapatmayı tercih eder. Kapatılan her göz, ertelenen her karar, görmezden gelinen her sorun, yarın daha büyük bir felaket olarak geri döner.
Bu kadar büyük bir saldırının karşısına küçük çözümlerle değil; kurumsal, zorunlu, yaptırım gücü olan düzenlemelerle çıkılmalıdır. TBMM’den itibaren tüm yerel meclislerde gerçek işlevi olan “Doğa, Hayvan ve Yaşamı Koruma Denetim Komisyonları” kurulmalı; bu komisyonlar yalnızca rapor yazmakla değil, yaptırım uygulamakla yetkilendirilmelidir. Çünkü yaşamı korumak şova değil, iradeye ihtiyaç duyar. Çünkü bu mesele bir “çevre sorunu” değil; bir varlık-yokluk meselesidir. Artık doğayı korumak vicdanın değil, devlet aklının birincil görevi olmalıdır.
Her bina ve site ruhsatına hayvanlar için zorunlu bütçe eklenmesi yük değil onurdur. Her mahallede barınma ve beslenme alanı oluşturmak lüks değil sorumluluktur. Belediyelerin veteriner ve bakım personeli istihdamını artırması bir “hizmet” değil; zorunluluktur. Çünkü yaşam politikadır ve yaşamı korumak bir tercihten öte, insan olmanın gereğidir. Bugün alınacak her karar yarının yaşam kalitesini belirleyecektir. Bugün atılacak her adım, yaşanabilir bir ülke ile betonlaşmış bir enkaz arasındaki farkı yaratacaktır.
Bu tercih sadece hükümetin, belediyenin, kurumların değil; doğrudan halkın seçimidir. Halk neye itiraz ederse o değişir; neyi görmezden gelirse o büyür. Bugün sessiz kaldığımız her yok oluş yarın kapımıza dayanır. Bugün savunmadığımız her canlı yarın eksilen bir değerimiz olur. Çünkü yok edilen her ağaç, parçalanan her orman, susuz bırakılan her can, toplumun kendi kendini tüketmesinin bir göstergesidir.
Bugün bir karar vermek zorundayız. Ya sessiz kalıp yok oluşu izleyeceğiz ya da yaşamı savunarak tarihin doğru tarafında duracağız. Doğayı koruyan halkını korur. Hayvanı yaşatan vicdanını yaşatır. Bir ağacı savunan çocuklarının nefesini savunur. Bir derenin sesini yaşatan ülkenin geleceğini yaşatır. Biz doğamızı seviyoruz. Biz hayvanlarımızı seviyoruz. Biz bu memleketin yaşamını seviyoruz. Ama artık sevgi yetmiyor. Sevgi eyleme dönüşmediği sürece yalnızca bir temenniden ibarettir. Bugün harekete geçmezsek yarın savunacağımız bir doğa, bir sokak, bir orman bile kalmayacak.
Bugün değilse ne zaman? Biz değilsek kim? Çünkü bugün attığımız adım yarının kaderidir. Yaşamı savunmak ertelenemez bir sorumluluktur. Biz konuşmazsak sessizlik, biz durmazsak yok oluş kazanır. Unutmayalım, bu toprakların geleceği bizim cesaretimize, dayanışmamıza, kararlılığımıza bağlıdır. Yaşamı savunmak bir tercih değil, bir zorunluluktur. Biz varsak umut var, biz konuşursak ses var, biz direniyorsak gelecek var. Bugün başlayacağız. Biz başlayacağız. Çünkü başka coğrafya yok, başka yaşam yok, başka dünya yok.
Ve şunu da unutmamalıyız: Dünya bize miras değil, emanet. Bu emanetin sahibi bizsek koruyucusu da biz olacağız. Doğayı savunmak bir lütuf değil, nesiller arası bir borçtur. Hayvanları korumak merhamet değil, insanlığın sınavıdır. Yaşamı sahiplenmek bir görev değil, varoluşun kendisidir. Bugün adım atarsak geleceğe karanlık değil, nefes dolu bir ülke bırakabiliriz. Bugün ses verirsek yarın bu ses milyonlara dönüşebilir. Bugün dayanırsak yarın doğa da, hayvanlar da, yaşam da bizimle birlikte ayakta kalabilir.
Ve unutma: Değişim bir kişiyle başlar, bir halkla büyür, bir ülkeyle kazanır.
O kişi bizleriz.
O halklar bizleriz.