Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında ' Dilan yoldaşın gülüşü ve emeği unutulmayacak' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Dilan Yoldaş Oxur Be!

Toplumsal Cinsiyetin, Yargının ve Siyasetin Gölgesinde Derinleşen Çürümenin Anatomisi

Her güne yeni bir acıyla uyanıyoruz. Bir kadının adı daha öldürülenler listesine ekleniyor; bir genç daha umutsuzluğun karanlığına sıkışarak yaşamına son veriyor; bir çocuk daha istismarın koyu gölgeleri arasında kayboluyor. Tüm bunlar, toplumsal hafızamızda çığlık çığlığa büyümesi gereken felaketlerken, ne yazık ki artık sıradanlaşmış bir “günlük rutine” dönüşüyor.

Bu ülkenin en yorgun kelimesi “alışmak” oldu. Ama biz alışmıyoruz; alıştırılıyoruz.
Çürümenin kendisi kadar tehlikeli olan, çürümeyi sanki hayatın doğal akışıymış gibi kabullenen bu çaresizlik hâlidir.

Bugün şiddeti hâlâ “iki kişi arasındaki bir mesele” olarak gören yaklaşım, toplumun en büyük yanılgısıdır. Çünkü karşı karşıya olduğumuz şey bireysel değil; toplumsal, yapısal ve cinsiyetlendirilmiş bir şiddet rejimidir. Şiddet artık öfkenin değil, sistemin ürettiği bir sonuçtur.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği: Sessiz ama aralıksız işleyen bir şiddet makinesi

Ataerkil zihniyet, toplumun damarlarına öyle işlemiş durumda ki; kadınlara yönelik her saldırı, gençlere yönelen her baskı, çocuklara yapılan her istismar neredeyse görünmezliğin sınırlarında dolaşıyor. Kadınlar yaşadıkları şiddeti kanıtlamak zorunda bırakılıyor; gençler mobing, yoksulluk, belirsizlik ve umutsuzlukla köşeye sıkıştırılıyor; çocuklar korunmaya en muhtaç oldukları yerde, yani kendi çevrelerinde tehdit altında büyüyor. Bu tablo bir rastlantı değil. Bu tablo iktidar ilişkilerinin, cinsiyetçi düzenin, cezasızlık kültürünün ürettiği bir sonuçtur.

Bir ülkenin yargısı failin kravatını konuşuyorsa, siyaseti şiddeti “aileler barıştı” diyerek kapatıyorsa, kurumları cezai yaptırımı göstermelik uyguluyorsa, medyası şiddeti magazinleştiriyorsa o toplumda kadın cinayetleri, genç intiharları ve çocuk istismarları azalmaz; tam tersine bir üretim bandı gibi artar, yayılır, kök salar.

Kadın kırımı durmuyor. En çok canımızı yakan bir kırımı başta kadın kurumlar, biz basın emekçileri güçlü bir sesle durdurmak için köklü çözümler üretmek, haberleştirmek ve yargı, siyaset, STK ve tüm resmi kurumlarla birlikte her türlü şiddeti yapanlara hukukta ve toplumda tecrit uygulamak gerekir. Sadece bir cinsin bir cinse değil, cinsin cinse yaptığı şiddeti; her cinse yapılan her türlü şiddete karşı birlikte mücadele etme zamanıdır. Sözde edenler ve rantında devşirenler de ifşa edilmelidir. Net ve kararlı mücadele etme zamanıdır.

“Komisyon kuracağız” demek beyaz bir yara bandından ibaret

Belediyelerin açıklamaları, valiliklerin taziye mesajları, kurumların “kınıyoruz” başlıklı paylaşımları artık hiçbir anlam taşımıyor. Çünkü sorun tespit değil; çözüm iradesi eksik. Gerçek bir dönüşüm için ihtiyaç duyulan şey: Toplumsal cinsiyet odaklı kriz ve acil müdahale masaları, Bağımsız ve yaptırım gücü olan izleme komisyonları, Faili “aile barıştı” diye koruyan siyasete son verilmesi, Cezasızlık politikasının kökten kaldırılması, Eğitim, sağlık, medya ve çalışma yaşamında köklü reformlar, ve en önemlisi, şiddeti üreten zihniyetle açık bir hesaplaşmadır. Aileleri barıştırmak, kan dökülmesin diye yapılan arabuluculuklar şüphesiz ki iyi niyetli olabilir. Ancak iyi niyet, şiddeti ortadan kaldırmıyor; sadece görünmez kılıyor.
Ve görünmez olan şiddet, daha güçlü bir biçimde geri dönüyor. Gençlerin intiharı yalnızlık değil; bir sistem yangınıdır Son yıllarda artan genç intiharları, bu toplumun en büyük alarm çanıdır. Peki bir genç neden ölümü bir çıkış kapısı olarak görür?

Çünkü: Hayata tutunacak bir umudu kalmamıştır, Yoksulluk ve işsizlik arasında sıkışmıştır, Okulda, evde, işte baskının altında ezilmiştir, İşyerinde mobing normalleşmiştir, Geleceğe dair tüm perspektifler silinmiştir, Toplum bireyi yalnızlaştıran bir makineye dönüşmüştür, Sosyal medya linç kültürü genç ruhları paramparça etmektedir. Bu nedenle gençlik intiharları bir bireysel karar değil; toplumsal bir çığlıktır ve ciddi bir toplumsal çözüm gerektirir.

Toplumsal cinsiyet adaleti sağlanmadıkça hiçbir adalet tamamlanmaz

Şiddetin çözümü yargı metinlerinde değil, toplumsal zihniyetin değişmesindedir. Bir ülkede adalet ancak: Yargı bağımsız, Siyaset eşitlikçi, Basın özgür ve sorumluluk sahibi olduğunda mümkündür. Kadının, gencin, çocuğun, LGBTİ+ bireyin kendini güvende hissetmediği bir toplumda hiçbir değer korunamaz.

Dilan Karaman: Bir gülüşün ağırlığı, bir emeğin onuru

Ve tüm bu karanlığın ortasında, hepimizi derinden yaralayan bir kayıp: Dilan heval… Onu sahada tanıdık. Bir gülüşün ardında kocaman bir emeğin gizlendiği, inancı, kararlılığı ve dürüstlüğü yüzünden okunan bir gazeteciydi. Halfeti’de kameralarımız çarpıştı; Koma Amed konserinde kadrajlarımız kesişti; Annelerin barış konferansında “heval biraz çekim yapıyorum” deyip gülerek yolumuza devam ettik. Her karşılaşmada aynı şey vardı: İçtenlik, emeğe saygı, sahicilik ve mücadele. Bugün o gülüşü aramızdan alan şey yalnızca kişisel bir karar değil. Bizi asıl yaralayan, onu kuşatan, sıkıştıran, değersizleştiren sistemin kendisidir. Kadınların, genç gazetecilerin, emekçilerin üzerinde bir gölge gibi dolaşan eril tahakkümün.

DEM Parti Kadın Meclisi’nin açıklaması bu nedenle önemlidir: Dilan’ın ölümünün üzerindeki sis kalkana kadar mücadele sürecektir. Bu yalnızca Dilan’ın hakkı değil; bütün kadınların, bütün gençlerin hakkıdır.

Son söz değil: Bir sözleşme gibi

Dilan'ın gülüşü, emeği, mücadelesi bize bir söz bırakıyor: Bu düzen değişmeden, bu şiddet durmadan hiçbirimiz özgür değiliz. Toplumsal çürüme, ancak toplumsal dayanışma ile durdurulur. Şiddet, ancak köklü bir toplumsal cinsiyet adaleti mücadelesi ile sona erer. Dilan’ın gülüşü sahadan eksilmedi; eksilmeyecek. Onun anısı, hepimize şu çağrıyı yapmaya devam edecek: “Yoldaşım, bu mücadele yarım kalmasın.”