Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, 'Özgürlük Diye Pazarlanan Tahakküm' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Özgürlük Diye Pazarlanan Tahakküm
Özgürlük, bugün en çok kullanılan ama en az sorgulanan kelimelerden biri maalesef. Neredeyse her teşhirin, pazarlama stratejisinin, her itirazsız kabullenişin üzerine yapıştırılan sihirli bir etiket. Özellikle söz konusu kadın bedeni olduğunda, bu kelime artık bir kavram olmaktan çıkıyor ve kamuflaj işlevi görüyor. Görünür olan özgürlük, görünmeyen ise son derece organize bir tahakküm.
Kadının arzu nesnesi haline getirilmesi elbette yeni bir mesele değil. Tarih boyunca beden, erkek bakışının, iktidarın ve mülkiyet arzusunun nesnesi oldu. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz şey, klasik baskı biçimlerinden farklı. Çünkü artık bu indirgeme açıkça ve zorla değil; özgürlük söylemiyle, seçim retoriğiyle ve bireysel irade vurgusuyla yürütülüyor. Beden pazarlanıyor ama buna "özgür ifade" deniyor; teşhir ediliyor adına da “özneleşme” deniliyor. Süslü isimlerle bu yanlışın üstü örtülüyor.
Reklam endüstrisi, popüler kültür ve dijital mecralar, kadını imgeye indirgerken son derece rafine bir dil kullanıyor. Beden, artık yalnızca arzu uyandıran bir nesne değil; tüketimi hızlandıran, dikkat çeken, satışı kolaylaştıran araç haline geliyor. Asıl sorun, bu aracın kadın tarafından "seçilmiş" olmasının, meseleyi otomatik olarak özgürlük kategorisine sokmasıdır. Oysa özgürlük, yalnızca seçmekle ilgili değildir; neyi, hangi koşullar altında ve hangi güç ilişkileri içinde seçtiğinizle de ilgilidir.
Bugün kadının bedeni üzerinden kurulan bu piyasa dili, itirazı da etkisizleştiriyor. Çünkü eleştiri getirdiğiniz anda, "kadının tercihine saygı" söylemiyle susturuluyorsunuz. Böylece tartışma, yapısal bir mesele olmaktan çıkarılıp bireysel tercihler düzeyine indirgeniyor. Oysa burada sorgulanması gereken, tek tek kadınların ne yaptığı değil; bu tercihleri sürekli olarak teşvik eden, ödüllendiren ve görünür kılan sistemin kendisidir.
Daha çarpıcı olan ise, özgürlük söylemini en yüksek sesle dile getiren bazı kadınların, bu metalaştırmaya karşı sessiz kalmasıdır. Bu sessizlik çoğu zaman bilinç eksikliğinden değil; eleştirinin yöneldiği yerin rahatsız edici olmasından kaynaklanıyor. Çünkü burada itiraz etmek, yalnızca erkek egemen bakışa değil; piyasanın kutsallaştırdığı "özgür kadın" imgesine de dokunmayı gerektiriyor. Konforlu alan tam da burada bozuluyor ve bu kimsenin işine gelmiyor.
Modern tahakküm biçimleri, artık yasak koyarak değil; teşvik ederek işliyor. "Yapamazsın" demiyor, "istersen yapabilirsin" diyor. Fakat bu "istersen"in arkasında hangi normların/ beklentilerin/ ekonomik çıkarların olduğunu gizliyor. Kadının bedeni üzerinden kurulan bu yeni düzen, tam da bu nedenle daha görünmez ve daha kalıcı hale geliyor.
Ve gerçek özgürlük, bedenin sürekli dolaşıma sokulmasıyla değil; beden hakkında konuşma, itiraz etme ve sınır koyma hakkının korunmasıyla mümkündür. Arzu nesnesi olmayı reddetme cesareti, en az arzu nesnesi olmayı seçme hakkı kadar meşrudur. Özgürlük, bağırarak değil; düşünerek savunulur. Ve en radikal özgürlük, alkışlanan bir rolü sessizce terk edebilmektir.
Aksi halde, özgürlük söylemiyle süslenmiş bu düzenin harcına, -farkında olmadan- kendi ellerinizle taş taşımış; özgürlük adına kurulmuş gibi görünen yeni kölelik rejiminin sürekliliğine katkı sunmuş olursunuz.