Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında 'Yaşam ve Siyasette Yapısal Çelişkilerin Derinleşmesi' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Yaşam ve Siyasette Yapısal Çelişkilerin Derinleşmesi

Siyasetin toplumdaki karşılığının zayıflaması artık geçici ya da istisnai bir durum değil; yapısal ve kalıcı bir gerçekliktir. Sandığa gitmeyen, örgütlenmeye mesafeli duran, politik söz söylemekten bilinçli biçimde kaçınan geniş toplumsal kesimler uzun süredir “apolitikleşme” kavramıyla açıklanmaya çalışılıyor. Oysa bu kavram, yaşanan krizi açıklamaktan çok, krizin nedenlerini görünmez kılan işlevsel bir perdeye dönüşmüş durumda.
Bugün toplum siyasetten uzaklaşmıyor. Toplum, çelişkiler üzerine kurulu bir siyaset tarzını reddediyor. Bu reddiye ilgisizlikten ya da bilinçsizlikten değil; aksine derin bir toplumsal sezgiden ve gündelik yaşam deneyimlerinden besleniyor. İnsanlar, kendilerine sunulan siyasetin yaşamla bağ kurmadığını; söylenenle yaşanan arasındaki mesafenin giderek büyüdüğünü görüyor. Siyaset, gündelik hayatın maddi ve duygusal gerçekliğine temas etmedikçe yalnızca temsil gücünü değil, umut üretme kapasitesini de yitiriyor.
Hannah Arendt’in vurguladığı gibi siyaset, ancak ortak yaşam alanında ve ortak sorumluluk bilinciyle anlam kazanır. Yaşamla bağını koparan bir siyaset, kamusal alanı temsil edemez. Bugün yaşanan temsil krizi tam da bu kopuştan beslenmektedir. Siyaset; toplumun somut sorunlarına değmeyen, soyut kavramlarla örülmüş bir dile sıkışmış; yukarıdan konuşan, yaşamın içinden gelmeyen bir gösteriye dönüşmüştür. Toplumun buna verdiği tepki geri çekilme değil; sahicilik, tutarlılık ve temas talebidir.
Bu tabloyu yalnızca iktidarın baskıcı politikalarıyla açıklamak eksik ve kolaycıdır. Elbette baskı, yasak ve şiddet belirleyici unsurlardır; ancak asıl mesele, muhalif siyasal yapıların da benzer çelişkileri yeniden üretmesidir. Sorun, muhalefetin varlığı değil; muhalefet içinde ilke ve emek yerine grupçu, hizipçi ve çıkarcı pratiklerin belirleyici hâle gelmesidir. Bu durum, muhalefeti dönüştürücü bir güç olmaktan çıkararak mevcut düzenin küçük, etkisiz ve işlevsiz bir kopyasına dönüştürmektedir.
Neoliberal düzen emeği değersizleştirirken; konforu, bireysel başarıyı ve statüyü kutsallaştırır. Bu dil artık yalnızca iktidara ait değildir. Kendini ilerici, özgürlükçü ya da muhalif olarak tanımlayan pek çok çevre de bu dili içselleştirmiştir. Emekten söz edilir ama emek yaşamın merkezine alınmaz. Eşitlik savunulur ama gündelik ilişkilerde tahakküm sürer. Özgürlük yüceltilir fakat konfor alanı terk edilmez. Bu çelişkiler artık gizlenemez hâle gelmiştir.
Pierre Bourdieu’nün “sembolik iktidar” olarak tarif ettiği mekanizma tam da burada devreye girer. Siyaset, dönüştürmek yerine mevcut hiyerarşileri yeniden üretmeye başlar. Böylece politik kavramlar—emek, eşitlik, özgürlük, feminizm—toplumsal dönüşümün araçları olmaktan çıkıp ahlaki üstünlük etiketlerine indirgenir. Mücadele yerini yaftalamaya, siyasal tutarlılık yerini sembolik pozisyonlara bırakır. Siyaset, birleştiren değil ayıran; güçlendiren değil dışlayan bir dile sıkışır.
Bu noktada “eril” kavramının kullanım biçimi özel bir önem taşır. Direnç, ilke, sorumluluk ve kararlılık gibi değerler kolaylıkla “eril” ilan edilerek itibarsızlaştırılmaktadır. Oysa toplumsal cinsiyet mücadelesinde mesele biyolojik cinsiyet değildir. Erillik, bir kimlik değil; iktidar üreten, tahakküm kuran bir zihniyet biçimidir. Kadın ya da erkek olmak tek başına belirleyici değildir. İktidarı yeniden üreten her tutum, hangi cinsiyetten gelirse gelsin, erildir.
Sayın Öcalan’ın da defalarca vurguladığı gibi; hiyerarşi üreten, konforu ilkenin önüne koyan, özgürlüğü söylemde bırakıp pratikte iktidarı yeniden üreten her ilişki biçimi patriyarkaldir. Bu anlamıyla patriyarka yalnızca erkeklerin değil; iktidar ilişkilerini yeniden üreten tüm zihinlerin ortak ürünüdür. Patriyarka bir cinsiyet meselesinden önce, bir iktidar sorunudur.
Bu erillik yalnızca kamusal alanda değil, özel yaşamda da sürekli olarak yeniden üretilir. Aşk, sevgi, evlilik ve birlikte yaşam; giderek çıkar, statü ve mülkiyet ilişkileriyle kuşatılmaktadır. Sevgi emek isterken, emek yerini konfora bırakmaktadır. Birliktelikler dayanışma alanı olmaktan çıkmakta; karşılıklı güvence sözleşmelerine indirgenmektedir. Özel alanda çözülemeyen tahakküm, kamusal alanda yeniden üretilmektedir.
Feminist teorinin yıllardır söylediği gibi, özel olan politiktir. Silvia Federici’nin altını çizdiği üzere ev içi ilişkiler, kapitalizmin ve patriyarkanın en sessiz ama en güçlü yeniden üretim alanlarıdır. Tam da bu noktada Sayın Öcalan’ın geliştirdiği “özgür eş yaşam” yaklaşımı, mevcut ilişki biçimlerine yöneltilmiş köklü bir etik ve politik itiraz olarak anlam kazanır. Bu yaklaşım romantik bir ideal değil; iktidar, sahiplenme ve mülkiyet ilişkilerinin reddine dayalı bilinçli bir duruştur.
Sayın Öcalan’a göre kadın-erkek ilişkisi, iktidarın tarihsel olarak ilk kurulduğu alandır. Kadın üzerindeki tahakküm çözülmeden ne demokratik toplumdan ne de özgür bireyden söz edilebilir. Çünkü patriyarka yalnızca kadını değil; erkeği de iktidar rolüne mahkûm eden bir sistemdir. Bu nedenle özgür eş yaşam, cinsiyetler arası denge arayışı değil; iktidarsız, tahakkümsüz ve eşitlikçi bir ortak yaşam bilincidir.
Tam da bu nedenle 8 Mart kadın mücadelesi, sahici politikanın nerede durduğunu gösteren güçlü bir tarihsel hafızadır. 8 Mart bir kutlama değil; emeğin, bedenin ve yaşamın üzerindeki tahakküme karşı süregelen bir direniştir. Kadınların sokakta, evde, işte ve yaşamın her alanında yürüttüğü mücadele, siyasetin yaşamla yeniden bağ kurabileceğini göstermektedir.
Bugün siyasetin toplumda karşılık bulmamasının temel nedeni açıktır: Siyaset, insanın en temel yaşam alanlarına dokunmaktan kaçmakta ve kendi çelişkileriyle yüzleşmemektedir. Oysa gerçek dönüşüm; emeği merkeze almadan, sevgiyi özgürleştirmeden ve birlikte yaşamı eşitlik temelinde yeniden kurmadan mümkün değildir.
Toplumun siyasete mesafesi bir çöküş değil; sahici, tutarlı ve yaşamla bağ kuran bir politikliğe yönelik güçlü bir arayıştır. Ve belki de bugün gerçekten sorulması gereken soru şudur:
Toplum mu siyasetten uzaklaşıyor, yoksa siyaset mi toplumdan?