Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında '10 Ekim 2015: Yüreklerimizin Parçalandığı Kara Gün' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
10 Ekim 2015: Yüreklerimizin Parçalandığı Kara Gün
10 Ekim 2015… Bu tarih yalnızca bir katliamın değil, bir halkın umudunun, insanlığın vicdanının, barışa dair inancının kana bulandığı gündür. O sabah Ankara Garı önünde “Emek, Demokrasi, Barış” diyerek bir araya gelenler, sadece bir mitinge değil, insanlığın en saf duygusuna; barışa inanmıştı. Ancak o gün, gökyüzü barutla, toprak kanla, vicdanlar acıyla doldu. Yüreklerimizin ortasına düşen o patlama, bir ülkenin ortak geleceğini paramparça etti.
O gün ben, 1 Kasım erken seçimlerinde HDP Niğde milletvekili adayıydım. Seçim çalışmalarını sürdürüyorduk. Genel merkezden “Barış Mitingi’ne katılın” çağrısı geldiğinde, hiç düşünmeden yola çıkmaya karar verdik. Niğde il örgütü adına sabahın erken saatlerinde çıktık yola. Hava serindi, yol sessizdi ama içimizde garip bir ağırlık vardı. Sanki içten içe bir şeylerin olacağını seziyorduk. Kimse dile getirmedi ama herkesin gözlerinde aynı sessiz korku geziniyordu. Barış mitingine gidiyorduk; ama barıştan söz etmeye bile dilimiz varmıyordu. O sabah, suskunluk en ortak duygumuzdu.
7 Haziran seçimlerinde Kastamonu adayıydım. O dönem Sinop’ta Karadeniz adaylarıyla yaptığımız bir toplantıda tanıştım Amedli Abdullah yoldaşla. Sonra sık sık konuştuk, tartıştık, umut ettik. Samsun mitinginde, Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ’ın katıldığı kalabalıkta bir kez daha karşılaştık. Mitinge sözlü saldırı olmuş, polis alana gaz sıkmıştı. Abdullah yoldaşla ilk gazımızı orada yedik, ama gülüyordu. “Hamza arkadaş, biz zor yerlerde aday olduk. Ama partimiz bir oyla bile barajı aşar ya da bir oyla kaybeder. Biz bunun için buradayız. Bu halk barışı hak ediyor,” demişti. Gözlerindeki inanç, sözlerindeki umut hâlâ kulaklarımda yankılanır.
10 Ekim sabahı, mitingden birkaç saat önce aradı beni: “Yoldaşım, alanda görüşelim,” dedi. O sesi hâlâ duyarım içimde. Facebook’ta paylaştığı fotoğraflara baktım; kalabalığın içinde onu aradım ama telefonlar çekmiyordu. Ben de birkaç dakika sonra bir fotoğraf paylaştım. İçimden bir ses, “Birazdan görüşürsünüz,” diyordu. Ve sonra… Zaman bir anda durdu. Bir, iki, üç... Ardı ardına patlamalar! Yer sarsıldı, gökyüzü kararırken insanların çığlıkları yankılandı. Her yer kan, her yer beden parçaları, her yer korku…
Yanımdakilerin yüzü bembeyaz kesilmişti. Ne olduğunu anlayamadan, içgüdüsel bir çabayla yaralılara koştuk. Ambulans yoktu. Yaralıları kucakladık, bayraklara sardık, taksilere taşıdık. O gün Ankara’nın taksicileri tarihe geçti. Kimse kimseye “Sen kimsin?” demedi. İnsanlık oradaydı, vicdan oradaydı. O taksiciler, o isimsiz kahramanlar, barış mitinginin sessiz kahramanlarıydı. Her birine sonsuz saygı ve minnetle…
Patlamanın ardından sağ kulağım duymuyordu. Kulak zarım yırtılmıştı. Ama oradan ayrılmadım. Yaralıların sonuncusu da hastaneye kaldırılana kadar alanda kaldım. Sonra genel merkeze geçtiğimizde öğrendim: Abdullah yoldaş artık yoktu. Ve yine Tatvan’dan tanıdığım, demiryollarında çalışan, KESK’e bağlı BTS üyesi Rıdvan yoldaş da şehit düşmüştü. Rıdvan, tayini çıktığı halde Tatvan’ın kazanmasını kutlamak için gelmişti. “Tatvan biz Kürtler için tarihi bir yerdir,” demişti bana gülümseyerek. İkisi de gitti… Ama ikisi de barışın en saf hâlini kalbimize kazıdı.
Niğde’ye döndüğümde üzerimde patlamanın izleri, arkadaşlarımın kanı, yoldaşlarımın sıcaklığı vardı. Eve vardım, üzerimdeki elbiseleri çıkardım ve dışarıda yaktım. Çünkü o elbiseler sadece kan kokmuyordu; o kan, ruhuma kadar işlemişti. O gece insanın kendi acısıyla nasıl bir dağa dönüştüğünü, kalbinin ağırlığıyla nasıl ezildiğini öğrendim.
Ertesi sabah hastaneye gittiğimde doktor, “Kulak zarın yırtılmış, bir süre sessizlikte kal,” dedi. Ama o sessizlik içimdeki fırtınayı susturamadı. Her mitingde, her açıklamada, her barış çağrısında o günün görüntüleri yeniden gözümün önüne gelir. Gar’daki çığlıklar, hiç dinmeyen bir uğultu gibi kulaklarımda yankılanır hâlâ.
Nişanlı iki Eğitim Senli yoldaşın — biri Niğdeli, biri Konyalı — cenazelerine katıldım. Yan yana toprağa verildiler. İki genç öğretmen, iki umut… Birlikte düşledikleri gelecek, birlikte karartılmıştı. Onları uğurlarken yüreğimin bir parçası orada kaldı.
Bugün, 10 Ekim 2025… Katliamın üzerinden 10 yıl geçti. 10 Ekim Barış Derneği öncülüğünde binlerce insan yeniden Gar önündeydi. Aynı söz, aynı yemin tekrar edildi: “Şehitlerimizin hesabı katillerden ve onları koruyanlardan mutlaka sorulacak.”
Bizim tek dileğimiz barış. Kalıcı, onurlu, gerçek bir barış. Bu topraklar artık kan değil, umut istiyor. Savaştan beslenenlere, ranttan pay alanlara karşı mücadelemiz sürecek. Onlar adalet önünde hesap verene dek susmayacağız.
Bir daha kimsenin burnu kanamasın diye herkes elini taşın altına koymalıdır. Bu sürece karşı algı yaratanlar aslında o katillerden çok da farklı değildir. Klavye başından akıl verenlere sesleniyorum: Önce vicdanlarını dinlesinler. Ellerini cüzdandan değil, yüreklerinden çıkarsınlar.
Bizim aklımız da vicdanımız da barışa inanıyor. Çünkü biliyoruz: Bu topraklarda bir gün barış yeniden filizlenecek. Savaşın kazananı olmaz; barışın kazanımı olur.
Dünya, yüzyıllardır savaşlardan geriye kalan tek gerçeği gördü: ölüm, sürgün, göç, travma… Kazanan hiç olmadı. Bu ülke bir dünya savaşı yaşadı. Cumhuriyetin kuruluşunda Atatürk “Yurtta sulh, cihanda sulh” dediğinde aslında yüz yıllar sonrasına ışık yaktı. Bugün bu söz hâlâ yol gösterici. Eğer Türkiye, Filistin için, başka halklar için barışta ısrar ediyorsa; Kürtlerin yaşadığı topraklarda da — Rojava’da, Bakur’da, Rojhilat’ta, Başûr’da — aynı ısrarı göstermelidir. Ancak o zaman bu söz gerçek bir anlam kazanır.
Kürt halk önderi Abdullah Öcalan, yarım asırdır barışın, eşitliğin, birlikte yaşamın yolunu gösteriyor. Defalarca ateşkes ilan edildi, çözüm süreçleri denendi. PKK’nin barış grupları, KCK Eş Başkanı Besê Hozat’ın da aralarında olduğu onlarca isim, silahlarını dünyanın gözü önünde yaktı. Hepsi tek bir mesaj vermek istemişti: “Biz barış istiyoruz.”
Bugün temkinliyiz ama umutluyuz. Kalıcı barışa hiç olmadığımız kadar yakınız. Çünkü hâlâ “barış” diyorsak, bu ses 10 Ekim’de yitirdiğimiz 104 canın sesidir. Abdullah’ın, Rıdvan’ın, o iki öğretmen yoldaşın sesidir.